USD 0,0000
EUR 0,0000
USD/EUR 0,00
ALTIN 000,00
BİST 0.000

KADIM ŞEHRİMİZİN KADİM İNSANLARI HAMİ KARSLI

28-04-2022

Kadim şehrimizin kadim insanları yazı dizisinde bu hafta Niksar’lı duayen emekli öğretmen, araştırmacı yazar, değerli Hami KARSLI hocamı daha yakından tanıyacağız. Eğitime dair düşüncelerini “Eğitim; Kıvılcımla ateş yakmaktır. Boş bir kabı doldurmak değil” çocuklarımıza dogmaları değil, eleştirel aklı öğretmeliyiz.”sözleriyle özetleyen, Gönül kapılarını sonuna kadar samimiyetle bize açan ve 81 yıllık hayata dair edindiği kıymetli tecrübelerini ve anılarını bizimle paylaşan değerli hocama çok çok teşekkür ederim. Pandeminin kalkmasıyla birlikte  inş ilk önce  Çamiçi yaylasında ki evinde ziyaret edeceğim insanlardan birisi olarak adını defterime not ediyorum.

Sosyal medya üzerinden iletişime geçerek sorduğum soruları  yanıtlayan hocama

Hoşgeldiniz diyerek ilk sorumu yöneltiyorum.

 1-Hami karslı kimdir? Kendinizi kısaca tanıtır mısınız? Neden öğretmenlik? Öğretmen olmasaydınız ne olmak isterdiniz?

Yanıt:  08 Şubat 1941 tarihinde Tokat/Niksar’da doğdu.

İlk ve ortaokulu Niksar’da okudu. Tokat İlköğretmen Okulu’nu 1959’da bitirdi. Milas/Alatepe Köyü, İstanbul Beykoz/Kaynarca Köyü, İstanbul Kartal/ Bülbülderesi İlkokulu ve İstanbul Eyüp/Alibeyköy İlkokullarında çalıştı.

1963’te Balıkesir Necati Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü bitirdikten sonra sırasıyla Erzurum/İspir, Sivas/Şarkışla Ortabucak Ortaokullarında öğretmenlik ve yöneticiliklerde bulundu. Bu arada TÖS Şarkışla Şubesi’ni kurarak başkanlığını yaptı. 1968’de –evlendiği gün– Kastamonu/Taşköprü Lisesi’ne sürüldü. Orada da TÖS Taşköprü Şubesi’ni kurarak öğretmenleri örgütlediği için Küre Ortaokulu’na gönderildi. Sendika çalışmalarını orada da sürdürdü.

 1971’den askere gittiği 1973 yılına kadar Sakarya Ali Dilmen Lisesi’nde çalıştı. Tank asteğmeni olarak yedek subaylığını Çorlu’da yaptıktan sonra Sakarya Adapazarı Lisesi’ne atandı.

 12 Mart 1971 darbesinden sonra kapatılan TÖS’ün yerine kurulan TÖB-DER’de görev aldı.

 1976 yılında İstanbul Beyoğlu/Fındıklı Lisesi’ne, 1978’de de İstanbul Ortaköy Eğitim Enstitüsü’ne nakledildi. Eğitim Enstitüsü kapatılınca İstanbul Üsküdar Cumhuriyet Lisesi Müdürlüğü’ne atandı. Daha sonra MC Hükümetleri iktidarlarında sırasıyla Kadıköy Akşam Ticaret Lisesi’ne, Danıştay kararıyla tekrar Cumhuriyet Lisesi Müdürlüğü’ne, aynı gün Göztepe İnönü Ortaokulu’na, bir ay sonra Kütahya Kurtuluş Ortaokulu’na, orada göreve başlar başlamaz Tavşanlı Tunçbilek Lisesi’ne gönderildi.

 Bu arada Ankara’da Hacettepe Hastanesi’nde diyaliz makinesine bağlı yaşayan büyük oğlu öldü(21 Kasım 1981) ve Ankara Gazi Lisesi’ne atandı. Siyasi nedenlerle 1985’te tutuklandı. Bir ay DAL’da işkence gördü. Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi’nde yattı. DGM’de yargılandı, aklandı. Haksız tutuklandığı için Ankara 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açtığı davayı kazanarak devletten tazminat aldı. Ancak, Gazi Lisesi’nden alınarak Delice/Büyükyağlı Lisesi’ne sürüldü. 1987’de emekli oldu.

 “Tarsus Yenice Haber”, “Niksar Çamiçi Yayla Haber” ve “Tokat Niksar Haber” adlı yerel gazeteleri çıkarttı. Çeşitli edebiyat dergilerinde ve gazetelerde yazılar yayımladı. Niksar’ın sosyal tarihi ile ilgili incelemelerde bulundu, bunları kitaplaştırdı. Şimdi Tokat Niksar/Çamiçi Yaylası’ndaki küçük evinde yaşıyor ve “yazı yazma eylemi” ne devam ediyor. Kendisi gibi edebiyat grubu öğretmeni olan Güngör Karslı ile evli.

 Biri çalışma ekonomisi ve endüstri ilişkileri uzmanı diğeri veteriner olan iki oğlu var.

Öğretmenliği tesadüfen seçtim. Ben, çocukluğumda hep avukat olmak isterdim. Hatta ilkokula gittiğim yıllar evimizin bahçesindeki kiraz ağacına çıkar, kirazlarımızı yiyen kargalara kızan anneme karşı o kargaları savunurdum. Tokat Öğretmen Okulu yeni açılmıştı. GOP Lisesi’nin pansiyonunda birkaç oda öğretmen okuluna verilmişti. Ortaokulu bitirdiğim yıl, girdiğim sınavları kazanınca kendimi, yatılı olarak o okulda buldum. Ama hiç pişman olmadım. Mesleğimi çok sevdim. Bugün yaşları 70 civarında olan eski öğrencilerimin büyük çoğunluğu aynı zamanda arkadaşlarım oldular.

 

2- insanın ana vatanı olan Çocukluğunuza dair unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Yanıt:    Herkes gibi benim de çocukluğuma ait birçok acı-tatlı anım var. Galiba 2.5-3 yaşlarındaydım. Niksar’da benim içinde doğduğum evin bitişiğinde, Babam yeni bir ev yaptırıyordu. Evin temellerinden üç metre kadar yüksekte bir bahçemiz vardı. O bahçede oynarken, oradaki bir taşı evin temeline atmak istemiş ancak taşla beraber ben de düşmüştüm. Bu kaza sol gözümde bir arıza bırakmıştı. Bunun üzüntüsünü yıllarca çekmiş, ancak 25 yıl sonra 1968 yılında, İst. Özel Sen. Jorj Avusturya Hastanesi’nde yapılan başarılı bir ameliyatla gözümdeki arıza düzeltilmişti.

İkinci unutamadığım bir anım da yine 3-4 yaşlarıma aittir. Ben küçüklüğümden beri köpekleri çok severim. Yaz aylarında Niksar’ın Gülebi Yaylası’na çıkardık. Çam ağaçları içinde taştan yapılmış bir evimiz vardı. Ben korkusuzca o büyük çoban köpekleriyle oynardım. Babamın getirdiği çikolataların sarı kalaylı kâğıtlarıyla köpeklerin dişlerini kaplar, onlara altın diş yapar, hatta ata biner gibi onlara binerdim. Onlar da benim kendilerine dostça yaklaştıklarımı bilir bana bir şey yapmazlardı. Yalnız bir gün bir gün yine bir köpeğe altın diş yaparken başka bir köpek bana saldırdı ve ıssırdı. Çok sonraları benim altın diş yaptığım köpeğin dişi olduğunu ve beni ısıran köpeğinde erkek olduğunu ve dişi köpeği benden kıskandığını öğrendim. O yıllarda Niksar’da bulunan tek dispanserde günlerce kuduz iğnesi yediğimi hiç unutmam. 

Üçüncü bir anımı da hiç unutmam. İlkokul 4. Sınıfta idim. Tokat ve ilçelerinde İlkokul 4. Sınıflar arasında “Mehmetçik” konulu bir kompozisyon yarışması açılmıştı. Yıl galiba 1951’di. Ben, dereceye girmiş ve ödül olarak ta 10 tane çocuk kitabı, bir bloknot, bir de tükenmez kalem kazanmıştım. Tükenmez kalemi ilk defa görüyor ve arkadaşlarıma “Bu kalemin mürekkebi hiç tükenmiyor” diye hava atıyordum. Ama kalem bir gün yazmaz oldu. Babam, bu kalemin mürekkebi bitmiş, dedi. Ben “Bu tükenmez kalem” diye ısrar ettim. Durumu öğretmenime de söyledim. O da “kalemin mürekkebi bitmiş” deyince çok üzülmüştüm.

 

3- Hami Karslı nasıl bir ailede ve nasıl bir evde büyüdü idolünüz kimdi.?

Yanıt: Ben çok mutlu bir çocukluk dönemi geçirdim. Annem çok güzel ve çok akıllı bir kadındı. Babam, anneme âşıktı. Ölünceye kadar da hep âşık kaldı. Evde birinci derecede annemin sözü geçerdi. Babamın ona hiç kaba davrandığını anımsamıyorum. O, her gittiği yerden bizlere hediyeler getirir ama annemin çok sevdiği badem ezmesini getirmeyi hiç ihmal etmezdi. Her sabah annemden önce kalkar, annemin kahvesini pişirir, bahçeden kopardığı bir mevsim çiçeğini (bir şebboy, karanfil ya da gül gibi) annemin kahve tepsisinin içine koyar, annemin yatağına götürürdü. Sabah kahvaltılarını da genelde babam hazırlardı. Evimizde o zamanın imkânlarına göre son derecede güzel bir banyomuz vardı. Odunla ısınan bir termosifon, mermer bir kurnası hatta kubbemsi bir tavanı vardı. Ama çocukluğumda, haftada bir gün tüm aile bireyleri, sadece bize ayrılmış bir hamama giderdik. Daha sonraları bu toplu hamam yerine annemler ayrı, bizler ayrı gitmeye başladık. Annemlerin hamam gününde babam erkenden eve gelir, akşam yemeğini de o hazırlardı. O’nun maltızda yaptığı taskebabının tadını hiç unutmam. Annem, başını bir eşarpla örterdi. O, hem namazını kılan, hem de eve giren günlük gazeteleri okuyan bir insandı. Babamın manifatura mağazası vardı. Aynı zamanda Phılıps ve Körting marka radyoların Niksar bayii idi. Niksar’daki bütün sosyal konularda o vardı. Niksar Jimnastik Kulübü’nde, Niksar Halkevi’nde, Niksar CHP teşkilatında başkandı. Çok şık giyinirdi. O’nu kolalı gömleksiz, kravatsız ve fötr şapkasız göremezdiniz. Ama en büyük özelliği çok okumasıydı. Evimizde bir duvarda, kestane ağacından yapılmış zengin bir kitaplık vardı. Bu kütüphanede eski Türkçe ve yeni yazıyla yazılmış kitaplar, ansiklopediler vardı. Küçükken babamın bana yatarken kitap okuduğunu anımsıyorum. Annem de babam da müziği –özellikle Türk Sanat müziğini- çok severlerdi. Babamların, yatak odalarında duvara gömülü kapakları aynalı kestane ağacından yapılı gardırobunun içinde –yan duvarlara asılı bir keman ve bir ud vardı. Ben böyle bir evde büyüdüm.

 

4- Hayata dair keşke dediğiniz bir şey var mı ?

Yanıt: Evet, özellikle gençlik yıllarımda henüz hayatta olan büyüklerimden –özellikle babamdan ve Tahmisçioğlu Hakkı ve Sait amcalardan- gereği gibi Niksar’ın sosyal tarihi ile ilgili bilgiler alıp, bunları yazıya geçirmediğim için üzülür, pişmanlık duyarım. İkinci pişmanlık duyduğum şey ise oğullarımla ilgilidir. Bugün birisi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Uzmanı diğeri Veteriner Hekim olan iki oğlumu, okuma konusunda iyi yetiştiremedim. Onları çocukken bilgisayardan biraz uzaklaştırıp daha çok okumaya yönlendirebilirdim.

 

5- Duayen bir eğitimci olarak birçok öğrenci yetiştirdiniz. Eğitim alanında ki engin tecrübelerinizi bizimle ve Gençlerimizle paylaşırsanız neler söylemek istersiniz. İnsanlık Nereye gidiyor?

Yanıt: Bir yerde okumuştum: “Güney Afrika’da bir üniversitenin girişinde şöyle bir yazı asılıdır: Bir ülkeyi yok etmek için atom bombası veya uzun menzilli füzelere gereksinim yoktur. Bunun için eğitim seviyesini düşürmek yeterlidir. Bunun sonucunda: Hastalar doktorların elinde can verir, binalar mühendislerin elinde çöker, para ekonomistlerin elinde kaybolur, adalet yargıçların elinde yok olur, insanlık dinci akademisyenlerin elinde ölür.” Eğitimin önemini bu kadar güzel anlatan bir ifade zor bulunur. Eğitimi, yurdumuza, insanlığa faydalı üretim için yapmak, ezberlerden kaçınarak iş içinde iş vasıtasıyla iş için eğitim yapmak gereklidir. (Aynen 1940-46 yıllarında Köy Enstitülerinde olduğu gibi) Eğitim, bir düşünürün dediği gibi: “Kıvılcımla ateş yakmaktır. Boş bir kabı doldurmak değil” Çocuklarımıza dogmaları değil, eleştirel aklı öğretmeliyiz. Yoksa, OECD raporlarında açıkça görüldüğü gibi, yüzde 85’i ateist olan İsveç, yolsuzlukta dünya sonuncusu, yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye yolsuzlukta dünya ikincisi olur. Bu konu çok uzun bir konu. Bir gün topluca,  sadece bu konuyu konuşuruz. İnsanlığın nereye gittiğini söylemek benim haddimi aşar. Ama Türkiye’nin nereye gittiğini görmemek için in sanın kör ve sağır olması gerekir.

6- 80 yıllık hayat size ne öğretti. Hayatın anlamı nedir sizce?

Yanıt:  Bu soruya yanıt verdiğim şu anda 81 yıl, 2 ay, 12 günlük bir ömre sahibim. Yaşamın bana öğrettiği en büyük şey, mutlu olmak ve hayal kırıklığı yaşamamak için yapılacak en önemli şey, hiç kimseden, hiçbir şey beklememektir. Bu iş söylendiği kadar kolay değildir. Çünkü her insanın yaşamında iki türlü insan vardır. Bir kendi seçtikleri bir de kendi seçemedikleri. Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, amcamızı, halamızı kısacası kan bağıyla bağlı olduğumuz kişileri biz seçmiyoruz. Onlar bir olgu olarak yaşamımızda yerlerini alıyorlar. Dolayısıyla onlardan bir şeyler bekliyorum. Eğer, onları yargılamadan, onlardan sevgi, sadakat, şefkat, iyilik, yardım vs. gibi bir şey beklemeden yaşayabiliyorsanız ne âlâ!... Bizim seçtiğimiz kişilerden –eş, arkadaş, dost gibi- beklemediğimiz davranışlar görürsek, bu bizim kabahatimizdir. Çünkü iyi seçememişiz demektir. Bence yaşamın anlamı, kendi gücümüzün dışında hiç kimseden hiçbir şey beklememeyi becerebilmektir.

 

7- Son yılllarda yaşadığımız salgın, savaş ve ekonomik krizin etkileri sizi nasıl etkiledi. Bu kaoslar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yanıt: Doğrusu yaşadığımız salgın beni pek etkilemedi. Bilimin yol göstericiliğine inanan birisi olarak tüm aşılarımı yaptırdım. Doktorların önerilerini yerine getirdim. Ancak ekonomik krizden herkes gibi ben de etkilendim. Kentlerden uzakta, bir yaylada, kendi evimde kira vermeden yaşamama karşın, özellikle mutfaktaki o yüksek enflâsyon tüm

dengemi bozdu. Birinci dereceden emekli bir devlet memuruyum. Hiçbir yere, hiçbir kimseye bir kuruş borcum yok. Ama, şimdi kırmızı et ve balığı daha az yiyorum. Kahve, çay makinesi, ketıl gibi elektrikli aletleri mutfaktan kaldırdım. Çamaşır ve bulaşık makinesini gece saat 22’den sonra çalıştırıyorum. Günlük aldığım iki gazeteyi bire indirdim. Ekonomik kriz beni daha tutumlu yaşamaya zorladı. Bu krizin tek sorumlusunun siyasi iktidar ve özellikle siyasi iktidarın başı olan Sayın AKP Genel Başkanı olduğunu düşünüyorum.

 

8- Meslek hayatınıza dair unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Yanıt: Meslek yaşamımda beni mutlu eden yüzlerce anım vardır. Bunlardan bir tanesi 1985 yılında siyasî olarak Devlet Güvenlik Mahkemesince tutuklandığımda beni savunan ünlü bir avukatın benim ortaokuldan öğrencim olmasıdır.

Bir de öğretmenliğimin ilk yılında Milas Alatepe Köyü’ndeki bir anımı hiç unutmam. O zaman ilkokullarda ev-el işi diye bir ders vardı. Ben, köy şartlarını hiç düşünmeden bu dersin kitabındaki tüm konuları şöyle bir anlatıp geçiyor ve sözlü sınav yaparken de her ünitede yazılı soruları tek tek yazıp bir kutuya koyarak öğrenciye kutudan bir soru seçmesini istiyordum.  Bir kız öğrencinin çektiği soru “Pileli elbiseler nasıl ütülenir?” sorusuydu. Kız, durdu, düşündü ve sonra: “Öğretmenim, elbiseyi alır, kapının önüne çıkar, pireleri silkeler uçurur sonra da elbiseyi ütüleriz” dedi. Bu yanıt aslında benim salaklığıma verilen bir yanıttı. 1950’li yıllarda, daha o köyde ütü, pileli elbise yokken benim böyle bir soruyu sormam ne kadar büyük bir yanlıştı. Aklıma geldikçe hem güler, hem de yaptığım salaklığa kızarım.

 

9-Tokat ve Niksar deyince aklınıza gelen ilk şey nedir? Memleketimize dair bize neler söylemek istersiniz?

Yanıt:  Bir yazar, kentleri aynaya benzetir ve “kişi hangi kentte kendini mutlu hissederse, o kenti çok sever” der. Niksar, benim doğduğum ve ortaokulu bitirdiğim yıla kadar içinde yaşadığım, tüm çocukluğumun geçtiği kent. Ortaokulu bitirdiğimde Niksar’da daha yüksek bir okul yoktu. Lise ve dengi okullar Niksar’da henüz açılmamıştı. Bırakın televizyonu, her evde radyo bile yoktu. Kentimiz çok küçüktü. Herhangi bir mahallede bir çocuk doğsa tüm kent hemen öğrenirdi. Herkes birbirini tanırdı. Mahalledeki komşularımızla, sanki tek bir aile imiş gibi yaşardık. Bu nedenle ben, en mutlu günlerimi bu kentte yaşadım. Sokaklarında bezden dikilmiş toplarla oynadım. Elektrik üretimi için yapılmış ve çanakçı çayının suyu ile dolan bir havuzda yüzdüm. Bizim olsun olmasın, bağlarında, bahçelerinde ağacından kopardığım meyveleri yedim. Öğretmen okulunu Tokat’ta üç yıl yatılı okudum. Tokat’tan Niksar’a gelirken, akşamüstü Dönekse’den Niksar’ın ışıklarını görünce içim pır pır ederdi. Ben çocukken, Niksarda hangi mahallede oynarsam oynayım, acıktığımda o mahallede bulunan bir evde karnımı doyurabilirdim. Öylesine bir samimiyet ve sıcaklık vardı. Bir yaş büyüğümüze bile ağabey, abla derdik.  Kentimizin bir ruhu vardı. Bugün o ruh yok. Eskiden İlkokul Müdürümüz Ahmet Örs (nam-ı diğer Sağır Hoca) Niksar Çarşısından geçerken, esnaf kalkar saygıyla selamlardı. Liyakat çok önemli idi. Bugün ise Niksar’da egemen olan tek şey parasal güç!.. Acı olan budur.

 

9- Hayata dair özlem duyduğunuz bir şey var mı? Hayalleriniz nedir?

Yanıt: Hayata dair özlem duyduğum o kadar çok şey var ki… Bunların tümünü anlatmam olanaksız. Ancak sadece şunu söylemek isterim. Keşke, insanlardan olan beklentimi kaybetmeseydim… Keşke insanlar arasında sadece çıkara değil de sevgiye, saygıya, vefa duygusuna dayalı bir ilişki olsaydı. Özlem duyduğum tek şey budur.

 

10- Son olarak neler söylemek istersiniz? Şimdiden her şey için çok teşekkür ederim.

Yanıt: Kimin dizeleri olduğunu bilmiyorum. Ben tiyatrocu Zihni Göktay’dan duymuştum.

 

“Ne Akdeniz'de yatım,

ne Ege'de katım,

bir kütüphanem

bir çekyatım

bir de mütevazı hayatım var.“ var diyerek söyleşiye son veriyoruz.

 

Kadim şehrimizin kadim insanları yazı dizisinde bu hafta Niksar  dediğimizde aklımıza ilk gelen isimlerden birisi olan kıymetli hocamın Danişmentlilerin baş şehri Niksar kültürüne dair yaşamsal örnekler sunduğu harika bir söyleşide eğitime dair düşüncelerini bir yerde okuduğu şu cümlelerle dile getirerek

       “Güney Afrika’da bir üniversitenin girişinde şöyle bir yazı asılıdır: Bir ülkeyi yok etmek için atom bombası veya uzun menzilli füzelere gereksinim yoktur. Bunun için eğitim seviyesini düşürmek yeterlidir. Bunun sonucunda: Hastalar doktorların elinde can verir, binalar mühendislerin elinde çöker, para ekonomistlerin elinde kaybolur, adalet yargıçların elinde yok olur, insanlık dinci akademisyenlerin elinde ölür.”  bizlere yaşayan bir efsane olarak acısıyla tatlısıyla aktardığı güzelliklerin altını çizmesi umarım hepimize yol gösterir. Eğitimci,  araştırmacı yazar,  emekli öğretmen çok kıymetli HAMİ KARSLI hocama Allah’tan uzun ömürler diliyorum. Saygı ve hürmetlerimi iletiyorum. Güzelliklerde buluşmak dileğiyle…

Dünya Köylüsü

Sosyolog yazar

Ayla Bağ

SİZİN DÜŞÜNCELERİNİZ?