O dönemde “fıtık” operasyonları bugünkü gibi sabah ameliyata alınıp, akşam da taburcu edilmek şeklinde olmuyordu. Hastanede en az 3-4 gün, evde de en az 2 hafta dinlenmek zorundaydı fıtık ameliyatı olanlar. Bu dediğim, nereden baksanız 40 yıl önceki bir durum. Elbette bu ameliyatı bir esnaf oluyorsa, bu onun için dükkânının en az 20 gün kapalı kalması demekti. Ekmek kapısının 20 gün kapalı olması da hiç hoş bir durum değildi tabi ki…
Babam fıtık ameliyatı olacaktı. Dükkânımız kapalı kalacak, 20 gün boyunca sağlık sorununun yanında bir de bu durum morallerimizi bozacaktı. Bir sabah işyeri komşumuz Hüseyin amca geldi. Yanında Kamil amca ve Nadir abi ile. “Tahsin abi dükkân kapalı kalmayacak...” dedi. “Senin büyük kız kasada oturacak. Ben halden sebzeyi alacağım, sigara ve çayı da Tekel’de Nadir alacak. Kamil abi de dükkâna göz kulak olacak.” diye de ilave etti.
Aralarında “görev paylaşımı” yapmışlar, el birliğiyle işyerimizi açık tutmak için kendi aralarında anlaşmışlardı. Bugün eski Türk filmlerinde kalan dayanışmanın en has örneğini yaşadık o günlerde. Dedikleri gibi yaptılar. Ablam kasanın başında oturdu, para alışverişine baktı. Günlük satılacak sebze ve meyvemiz Hüseyin Yavuz ile halden gelirken, o dönemde Tekel’de alınan sigara ve çay da Nadir Yıldız ile ulaşmıştı dükkânımıza. Kürt Kamil amca da dükkâna göz kulak oluyor, geleni gideni uğurluyordu. İşler hiç aksamamış, işyerimiz kapanmamıştı babamın hastalığında.
Ve pek tabi bu muhteşem üçlünün; Hüseyin Yavuz, Kamil Bingöl ve Nadir Yıldız’ın babama yaptıkları “hasta ziyareti” de çok güzeldi! Son derece güzel bir hediye paketiyle babamı ziyaret ettiler hasta yatağında. Şakalar, espriler, hastaya verilen moraller, içilen çaylardan sonra kalkıp gittiler. Ben dahil evdeki herkesin merak ettiği şey, gelen paketin içinde ne olduğuydu… Büyük bir özenle açılan paketin içinden çıkanlar herkesi önce çok şaşırttı, sonra da kahkahalara vesile oldu:
İki baş sarımsak, 3 kuru soğan, 2 patates, 1’er tane kabak ve patlıcan!.. “Bu iş Kürt Kamil’in başının altından çıkmıştır!” dedi babam gülerek.
Ne güzel adamlardı onlar.
Onlar ne güzel insanlardı…
Sulusokak’taki Ramazan coşkusunu, iftara yakın saatlerde Hüseyin Yavuz’un “yetişen alıyor” naraları ile arifeye yakın günlerde “hadi bakalım, arife-bayram/arife-bayram” diye bağırmasını, insanların alışveriş yaparken ki tatlı telaşlarını, o nazik ve edepli kalabalıkları şimdi nasıl, ne şekilde anlatmalı bilemedim. Belki başka bir yazıda inşallah…
İnsana ve hayata dair ne varsa kirlenmeyen o zamanlarda kaldı. Şimdilerde birbirine selam vermekten korkan, komşularını tanımayan insanları gördükçe ve ancak bir işi düştüğünde arayıp hatır soran akrabalarla karşılaştıkça, daha da özlem duyuyoruz o günlere. Ama biliyoruz ki elbette geçen zaman gelmeyecek, giden o iyi insanlar da bir daha dönmeyecekler.
Ali amcamın her bayram hediye ettiği ayakkabıları, Ekrem amcamın gülümsemesini, Aydemir amcamın heybeti kadar büyük sevgisini, babaannemin o cennet kokusunu özlediğim şu günlerde, babamın adalet ve merhamet eksenli hayatına olan hayranlığım da her geçen gün katlanarak artıyor.
Giden gelmeyecek evet, lakin bütün gelemeyecek olanlar, neden içimizde bir yara?..
(Gazeteci yazar Hüseyin Alpay’ın bu köşe yazısı ilk olarak 21 Ocak 2021’de yayımlanmıştır.)