30 Kasım 2018’de yazmışım, “Kibirli olmak mı mütevazılık mı” diyerek…

O yazımın ilk paragrafında, “Aliya Izzetbegoviç ‘İslam Deklarasyonu’ adlı kitabında ‘Muhammed yakışıklıydı ama manken değildi, iyiydi fakat saf değildi, cesurdu fakat acımasız değildi, bilgeydi fakat ukala değildi.’ İfadelerini yazmış, ‘Kibirden ve sahte onurdan uzaktı Muhammed, kavramlar ve eşya bağlamında hakiki ve özlü olanı seviyordu.’ diye de eklemişti…” yazmıştım.

Özellikle tevazu sahibi idarecilere olan özlemimizden bahsederek, yazımın devamında şunları yazmıştım:

“Abdullah Bin Mesud’dan rivayet edildiğine göre Peygamberimiz kibirlinin akıbetini anlatırken ‘Kalbinde, miskal kadarcık bile olsa, kibirden bir şey bulunan kişi cennete giremeyecektir.’ deyince, bunun üzerine orada bulunanlardan biri ‘Kişi elbisesinin güzel olmasını, ayakkabılarının güzel olmasını sever ve ister. Yani bu da kibir alameti midir?’ diye sormuş. Peygamberimiz ise bu soruya, ‘Muhakkak ki Allah güzeldir, güzelliği sever. Asıl kibir, hakkı, gerçeği görmezlikten gelip umursamamak, insanları hor ve hakir görüp tepeden bakmaktır.’ şeklinde yanıt vermiş… (Müslim, İman, 147) Anlaşılacağı üzere temiz giyinip, güzel elbiseler ve ayakkabılara sahip olmak değil, ‘insanları hor ve hakir görüp tepeden bakmak’ kibrin yolunu açıyor. Bununla da kalmıyor tabi. Kibirli insanın bir sonraki durağı hasetlik çukuru oluyor. Kimseyi beğenmiyor, kimsenin kendisinden çok kazanmasını istemiyor, hatta hiç kazanmamasını umuyor, dedikodusunu yapıyor. Çekememezlik olarak adlandırdığımız sakat ruh haliyle debelenip duruyor sonra. Kumpas, iftira ve hezeyanlar sıraya giriyor sonra. Bir kez yol açıldı mı dur durak bilmiyor; her türlü belden aşağı yöntem gündemin başına oturuyor…”

Geçtiğimiz günlerde bir olaya tanık oldum. Gerçi aynı olaya üçüncü kez tanık olunca bu yazımı hatırladım. Tevazu sahibi olmak en çok makam sahiplerine yakışıyor. Kaldı ki makamlar terk edilince görevde geçirilen sürelerdeki “artılar” kalan ömürde teselli olan yegane şeyler oluyor. Bu bilinçle hareket edildiğinde; kalıcı izler bırakarak, yüreklere dokunarak, makamın ve etiketin sarhoşluğuna aldanmadan “milletin adamı” olarak yol alındığında, saygının yanında sevgi, ötesinde de vefa sizi asla yalnız bırakmıyor. Kalan ömrünüz, giden ömrünüzden daha mutlu geçebiliyor.

Yani yine tercih yine insanda: Ya Allah’ın menettiği kibirle yaşayıp cezanı bulacaksın, ya da mütevazılığın gül bahçesinde bir ömrün en güzel hikayesini yazacaksın.

Bu tercihin kodları da yaşanmışlıklarda saklıdır.

Stratejik olarak hiç ummadığınız bir zamanda, hiç beklemediğiniz bir makama geldiğinizde şaşırmaz, paniklemez, ne oldum demezseniz Allah’ın korumasına, milletin vicdanına emanet edilirsiniz. Ama tam tersini yapar da kibrin çukuruna düşerseniz, sizi kurtaracak ikinci bir makam da bulunamayacaktır. Mevlana, “Dıştaki kibir, içteki fakirliğin eseridir.” der. Bu fakirlikten kurtulmak gerekir. Yine Anadolu’da “Ata kibirle binen eve yürüyerek gider.” sözü çok meşhurdur.

Peki şimdi, bunca realite ortadayken hırsı aklının önüne geçenler için “neyin peşindesiniz?” diye sormak gerekmez mi? Kalabalıkların çoğu zaman dalkavukluğa varan ilgisinden şımarıp geldikleri yeri unutanlara, o makamların gerçek sahiplerinin kim olduklarını hatırlamayanlara ya da her cümlesine “ben” diye başlayanlara “neyin peşindesiniz?” diye sormak belki hafif kalabilir.

Ama takdir edersiniz ki sorulara bir yerden başlamak da gerekir…