Ulvi Gelbal yazdı: “Geçim derdi sadece cüzdan değil. Geçim derdi; uyku, huzur, aile içi barış, toplumsal dayanışma, gelecek inancı… Hepsi.”
Bazen bir memleketin halini anlamak için büyük veriler, uzun raporlar okumaya gerek kalmıyor. Bir pazaryerinde, bir dolmuş durağında, bir okul kapısında, bir esnaf tezgâhının önünde birkaç cümle yetiyor:
“İdare ediyoruz.”
“Bu ay da böyle geçti.”
“Çocukların masrafı bitmiyor.”
“Kirayı nasıl ödeyeceğiz?”
Bu cümleler artık sadece ekonomik bir dert anlatmıyor; bir ülkenin ruh hâlini anlatıyor. Çünkü geçim derdi, sadece cebin boşalması değil… Zihnin de, uykunun da, umutların da boşalması.
Bugün Türkiye’nin birçok yerinde –Tokat’ta da, İstanbul’da da, Anadolu’nun en küçük ilçesinde de– aynı tablo var: İnsanlar çalışıyor ama yetişemiyor. Çabalıyor ama toparlayamıyor. Hesap yapıyor ama tutmuyor. Bir zamanlar “gelecek ay düzeltiriz” denilen şey, artık “seneye düzelir mi?” kaygısına dönüştü.
Geçim dediğimiz şey; gıda, kira, fatura, okul masrafı, ulaşım… Tamam. Ama bir de görünmeyen tarafı var: Sürekli tetikte olma hâli. Her gün fiyat kontrolü, her gün yeni bir zam haberi, her gün “bugün ne eksilecek” hesabı… İşte bu, insanın içini yoran taraf.
Bir de şu var: Yoksullaşma sadece parayı azaltmıyor; insanın kendine saygısını, güvende hissetmesini, plan yapma cesaretini de kemiriyor. İnsan “Ben çalışıyorum, niye başaramıyorum?” diye sormaya başlıyor. O soru uzadıkça uzuyor. Cevap bulunamadıkça öfkeye, kaygıya, kırgınlığa dönüşüyor.
Bu yüzden artık sokakta sadece ekonomik konuşmalar duymuyoruz. Psikolojik konuşmalar da duyuyoruz:
“Hiçbir şeye hevesim kalmadı.”
“Çok çabuk sinirleniyorum.”
“Gece uyuyamıyorum.”
“İçim daralıyor.”
Toplumsal yorgunluk böyle bir şey. Bir ülke, aynı anda hem yüksek tempoda çalışıp hem de kendini sürekli güvende hissetmiyorsa, orada kolektif bir tükenmişlik başlıyor.
Bu tükenmişlik en çok aileye yansıyor. Ev içinde küçük şeyler büyük tartışmalara dönüşüyor. Çünkü stres birikiyor. İnsanların birbirine tahammülü azalıyor. Sabır, pahalı bir lüks gibi. Gençlerin dili sertleşiyor, yaşlıların dili kırgınlaşıyor. “Biz ne için uğraşıyoruz?” sorusu evin duvarlarında dolaşıyor.
Gençler tarafında ise başka bir tablo var: Gelecek kuramama hâli. Evlenme, iş kurma, taşınma, eğitim planı… Hepsi belirsizliğe çarpıyor. Bu belirsizlik, gencin en temel duygusunu zedeliyor: Aidiyet. “Bu ülkede ben kendime bir yol açabilir miyim?” sorusu daha fazla soruldukça, “gideyim” düşüncesi büyüyor. Giden sadece bir kişi olmuyor; giden, memleketin yarını oluyor.
Emekli tarafında ise mesele daha ağır: Yıllarca çalışıp “rahat edeceğim” diye bekleyen insanların, bugün temel ihtiyaç hesabı yapması… Bu sadece ekonomik değil; adalet duygusunu da yaralayan bir durum. İnsan, emeğinin karşılığını alamadığını hissedince içine kapanıyor. Toplumdan uzaklaşıyor. Bu da yalnızlığı büyütüyor.
Çiftçi, üretici, esnaf… Onlarda da farklı bir yorgunluk var: “Ben üretiyorum ama değer görmüyorum” yorgunluğu. Üretici, tarlada risk alıyor; donla, kuraklıkla, maliyetle boğuşuyor. Esnaf, siftahsız dükkân kapatıyor. Ama günün sonunda herkesin ortak hissi şu: Belirsizlik. Belirsizlik, insanı içten içe çürüten bir şey. Çünkü plan yapmayı öldürüyor.
Bir ülkede plan yapamıyorsanız, sadece ekonomi kötü değildir; zihin iklimi de bozulmuştur. Zihin iklimi bozulunca toplum “yarına bakma” yeteneğini kaybeder. Herkes günü kurtarmaya çalışır. Günü kurtarmaya çalışan toplumda da uzun vadeli iş, verim, üretkenlik, eğitim, bilim… Hepsi zayıflar.
Bu yüzden geçim derdini sadece “maaşlar artsın” cümlesine sıkıştırmak eksik kalır. Elbette gelir artmalı, adil olmalı. Ama aynı zamanda öngörülebilirlik olmalı. İnsanlar yarınını bilmek ister. Kuralların sürekli değişmediği, emek karşılığının korunduğu, sosyal desteklerin bir lütuf değil hak olduğu bir düzen ister.
Peki ne yapılabilir?
Bir: Gelir-gider dengesini insan onurunu koruyacak şekilde kurmak zorundayız. En düşük gelir gruplarını korumayan hiçbir politika “toplumsal huzur” üretemez.
İki: Kira ve temel gıda meselesi artık “piyasa kendi halleder” denecek konu değil. Barınma krizi, ülkede psikolojiyi bozan en büyük kalemlerden biri.
Üç: Borçla yaşama düzeni normalleştirildi. Kart, kredi, erteleme… Bu döngü kırılmadan, ailelerin nefesi açılmaz.
Dört: Ruh sağlığına erişim lüks olmaktan çıkarılmalı. Toplumsal yorgunluk, bireysel zayıflık değil; yapısal bir sonuç. Belediyelerden kamu hastanelerine kadar herkesin bu alanda kapasite büyütmesi gerekir.
Beş: Gençlere güven verilmeden memleket ayağa kalkmaz. Gençlerin istihdamı, barınması, üretime katılması; sadece ekonomi değil, “gelecek” meselesidir.
Son sözüm şudur: Bir ülke sadece yollarla, binalarla, projelerle kalkınmaz. Bir ülke, insanın içindeki “yarın olur” duygusuyla kalkınır. O duygu zayıfladığında, en büyük kayıp paradan önce gelir: umut kaybolur.
Geçim derdi sadece cüzdan değil. Geçim derdi; uyku, huzur, aile içi barış, toplumsal dayanışma, gelecek inancı… Hepsi.
Ve biz bu gerçeği görmeden, hiçbir rakam bizi iyileştirmez, sadece günü kurtarır…