Tokat Balkan Türkleri Derneğinin sosyal medya sayfasından canlı olarak sunduğumuz programın konuğu bu toprakların yetiştirdiği kıymetli büyüğümüz sigortacılık alanında duayen, 22.23. Dönem İstanbul milletvekili, Avrupa Birliği bakan yardımcısı, yaşayan efsane sayın Dr. Alaaddin Büyükkaya ile köklerimize yolculuk ettik. Söyleşinin merkezinde “Köklerini Bulan İnsan “kitabını ele aldık. Ancak kitap yalnızca bir aile tarihinin anlatıldığı eser olarak değil, mübadelenin insan, toplum, kimlik, aidiyet ve hafıza üzerindeki etkilerini gösteren bir tanıklık olarak anlatıldı. Akademisyen, tarihsel çerçeveyi kuran ve kitabın anlattığı bireysel hikayeyi daha geniş toplumsal bağlama yerleştiren sorularla geçmişimizi arayacağız. Dr. Alaattin Büyükkaya ise aile hafızasından, araştırma sürecinden, Selanik’e yapılan yolculuklardan ve köklerle yeniden kurulan ilişkiden hareketle verdiği cevaplar bizi bizle yeniden yüzleştirecek.

Hoş geldiniz sefalar getirdiniz kıymetli büyüğüm diyerek ilk sorumu yöneltiyorum.

Soru:1-Sayın Büyükkaya, Köklerini Bulan İnsan bir aile hikayesinden doğuyor; ancak ilerleyen sayfalarda aile tarihinin sınırlarını aşarak mübadele, göç, aidiyet ve hafıza üzerine bir esere dönüşüyor. Öncelikle bu kitabın ortaya çıkış hikayesini sizden dinleyebilir miyiz? Sizi ailenizin geçmişini araştırmaya yönelten asıl sebep neydi?

Alaattin Büyükkaya’nın yanıtı:

Bu kitabın çıkış noktasında çok sade, fakat insanın içine yerleşen bir soru vardı: Biz nereden geldik?

Çocukluğumuzdan itibaren aile içinde Selanik’ten, mübadeleden, geride bırakılan topraklardan ve Tokat’ta kurulan yeni hayattan söz edildiğini duyduk. Fakat bu anlatılar çoğu zaman birkaç cümleyi geçmiyordu. Büyüklerimizin yaşadıkları, aile içindeki sessizliklerin ve parçalanmış hatıraların arasında kalmıştı. İnsan gençken daha çok geleceğe bakıyor. Mesleğini kurmak, ailesini geçindirmek ve toplum içinde bir yer edinmek istiyor. Yaş ilerledikçe insanın bakışı değişiyor. Bir noktadan sonra yalnızca nereye gittiğinizi değil, nereden geldiğinizi de merak etmeye başlıyorsunuz. Benim için kök arayışı böyle başladı.

Başlangıçta niyetimiz kapsamlı bir kitap hazırlamak değildi. Ailemizin geçmişine ait bilgileri toplamak, çocuklarımıza ve torunlarımıza bırakabileceğimiz bir kayıt oluşturmak istiyorduk. Fakat araştırma derinleştikçe bu hikayenin yalnızca bizim ailemize ait olmadığını gördük.

Bizim yaşadıklarımız, mübadeleye tabi tutulan yüz binlerce ailenin yaşadığı büyük kopuşun küçük bir parçasıydı. Böylece aile tarihi, bizi mübadelenin ortak insanlık hikayesine götürdü. Kitabın yazarı Abdürrahim Dede de bu dağınık bilgileri, belgeleri ve hatıraları bir araya getirerek onları edebi bir bütünlük içinde kaleme aldı. Ortaya yalnızca geçmişi anlatan değil, geçmişle bugün arasında köprü kurmaya çalışan bir eser çıktı.

Soru2-Kitabın adı oldukça dikkat çekici: Köklerini Bulan İnsan. Burada “köklerini arayan” değil, “köklerini bulan” bir insandan söz ediliyor. Bu ad sizin için ne ifade ediyor? İnsan köklerini gerçekten bulabilir mi?

-Alaattin Büyükkaya’nın yanıtı:

Köklerini aramak bir yolculuktur; köklerini bulmak ise o yolculuğun sonunda insanın

kendisiyle kurduğu yeni ilişkidir. Buradaki bulmak kelimesini yalnızca bir köyün, bir evin veya bir arazinin yerini tespit etmek anlamında kullanmıyoruz. İnsan bazen aradığı evi bulabilir ama geçmişte orada yaşayanları bulamaz. Bazen bir mezarlığın yerini öğrenir ama mezar taşlarına ulaşamaz. Bazen de geride hiçbir maddi iz kalmaz. Buna rağmen insan, ailesinin nereden geldiğini, hangi şartlarda yola çıktığını ve yeni hayatını nasıl kurduğunu öğrendiğinde kendi kimliğinin eksik bir parçasını tamamlamış olur. Benim için kökleri bulmak, geçmişi geri getirmek değil, geçmişin hayatımızdaki yerini anlamaktır. Bu arayış sonunda şunu fark ettim: Kök, insanı geçmişe bağlayan bir zincir değildir. Tam tersine, insanın bugün üzerinde daha sağlam durmasını sağlayan bir dayanak noktasıdır.

Nereden geldiğinizi bilirseniz bugün sahip olduklarınızın değerini daha iyi anlarsınız. Ailenizin hangi güçlüklerden geçtiğini bilirseniz kendi hayatınıza ve çocuklarınıza başka bir gözle bakarsınız. Bu nedenle kitabın adı, yalnızca bana veya Büyükkaya ailesine işaret etmiyor. Kendi aile tarihini merak eden, geçmişteki sessizliklerin ardında ne bulunduğunu anlamaya çalışan herkes, bir ölçüde köklerini arayan insandır.

Soru:3-Kitabın tarihsel zeminini 1923 Türk-Yunan nüfus mübadelesi oluşturuyor. Mübadele çoğu zaman iki ülke arasında gerçekleştirilmiş bir nüfus değişimi şeklinde özetleniyor. Fakat bu tanım, yaşanan insani sarsıntıyı anlatmakta yetersiz kalıyor. Sizce mübadeleyi nasıl anlamalı ve anlatmalıyız?

-Alaattin Büyükkaya’nın yanıtı:

Mübadele, sözlükte değişim anlamına geliyor. Fakat söz konusu insan olduğunda “değişim” kelimesi yaşananları anlatmaya yetmiyor. Çünkü değiştirilen bir eşya veya mal değil; evleri, komşuları, mezarlıkları, hatıraları ve yaşama alışkanlıkları bulunan insanlardı.

30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan sözleşme, Türkiye’de yaşayan Rum Ortodokslarla Yunanistan’da yaşayan Müslümanların zorunlu olarak yer değiştirmesini öngörüyordu. İstanbul Rumları ile Batı Trakya Müslümanları bunun dışında bırakılmıştı. Burada dikkat çekici olan, insanların konuştukları dile veya kendilerini nasıl tanımladıklarına göre değil, dinlerine göre sınıflandırılmasıydı. Türkçe konuşan Ortodokslar Yunanistan’a, Yunanca konuşan Müslümanlar Türkiye’ye gönderilebildi.

Devletlerin gözünde bu, savaş sonrasında nüfusları ve sınırları düzenleyen siyasi bir çözüm olarak görülüyordu. İnsanların gözünde ise doğup büyüdükleri yerden ayrılmak, bilinmeyen bir ülkeye doğru yola çıkmak ve hayatı yeniden kurmak demekti.

Mübadelenin en önemli özelliklerinden biri zorunlu olmasıdır. İnsanların büyük bölümü kendileri için hazırlanmış bir gelecek planına katılmadılar; başkalarının aldığı kararların sonuçlarına katlanmak zorunda kaldılar. Bu nedenle mübadeleyi yalnızca siyasi anlaşmaların diliyle değil, evinden ayrılan insanların duygularıyla da anlamak gerekir.

Soru:4-Kitapta mübadele gibi büyük bir tarihsel hadise, Büyükkaya ailesinin yaşadıkları üzerinden somutlaşıyor. Ailenizin Selanik bölgesinden Anadolu’ya gelişini ve Tokat’ta yeni bir hayat kurmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

-Alaattin Büyükkaya’nın yanıtı:

Tarih kitaplarında yüz binlerce insanın yer değiştirdiğini okuduğumuzda bunun büyüklüğünü zihnimizde canlandırmak kolay değildir. Fakat bir ailenin yolculuğunu izlediğinizde, bu büyük rakamların her birinin ayrı bir insan hayatına karşılık geldiğini görürsünüz.

Bizim ailemiz de geride yalnızca bir coğrafya bırakmadı. Evini, komşularını, tanıdığı yolları, üretim biçimini ve geçmiş kuşaklara ait hatıraları bıraktı. Anadolu’ya geldiklerinde önlerinde hazır bir hayat yoktu. Yeni bir çevrede barınmaları, geçimlerini sağlamaları ve toplum içinde yer edinmeleri gerekiyordu.

Tokat, ailemiz için ikinci vatan oldu. Burada yeniden kök saldılar, çalıştılar, çocuklarını yetiştirdiler ve yeni bir hayat kurdular. Bugün geriye baktığımızda onların başarısını yalnızca ekonomik şartlarını düzeltmeleriyle ölçemeyiz. Asıl başarıları, yaşadıkları büyük kopuşa rağmen hayata küsmemeleri ve gelecek kuşaklara tutunabilecekleri bir zemin bırakmalarıdır.

Fakat yeni bir hayatın kurulması eski hayatın unutulduğu anlamına gelmiyordu. Selanik ve geride bırakılan topraklar, aile hafızasında yaşamayı sürdürdü. Bazı şeyler açıkça anlatıldı, bazıları ise sessizlikler içinde taşındı. Kitapta bu iki vatan duygusunu göstermeye çalışıyoruz:

İnsanın yaşadığı ve emek verdiği yer vatanıdır; fakat atalarının hatırasının bulunduğu yer de onun manevi coğrafyasının bir parçasıdır.

Soru:5-Bir akademisyen açısından burada önemli bir yöntem meselesi bulunuyor. Aile büyüklerinden dinlenen hatıralar zaman içinde değişebilir, eksilebilir veya efsaneleşebilir. Köklerini Bulan İnsan hazırlanırken sözlü anlatılar ile belgeler arasında nasıl bir denge kuruldu?

Alaattin Büyükkaya’nın yanıtı:

Aile hafızası çok değerli olmakla birlikte tek başına yeterli değildir. Çünkü insanlar yaşadıklarını yıllar sonra farklı biçimlerde hatırlayabilirler. Bazı olaylar büyütülebilir, bazı ayrıntılar unutulabilir, bazı hatıralar ise aile içinde tekrarlandıkça değişebilir. Bu nedenle duyduğumuz her bilgiyi olduğu gibi kabul etmek yerine, mümkün olduğu ölçüde başka kaynaklarla karşılaştırmaya çalıştık.

Resmi kayıtlar, aile belgeleri, fotoğraflar, yer adları, tarihler ve yaşayan kişilerin anlatıları bir araya getirildi. Aynı olayın farklı kişiler tarafından nasıl hatırlandığına bakıldı. Kesin olarak doğrulayamadığımız bilgilerle belgelenmiş bilgileri birbirinden ayırmaya dikkat ettik.

Fakat burada sözlü tarihin ayrı bir değeri vardır. Resmi belgeler, bir ailenin hangi tarihte nereden nereye gönderildiğini gösterebilir; fakat yolculuk sırasında ne hissettiğini, geride bıraktığı evin kapısını son kez kapatırken ne düşündüğünü veya yeni yerinde kendisini ne kadar yalnız hissettiğini çoğu zaman anlatamaz. Bunu bize aile hafızası ve insan hikayeleri verir. Bu nedenle kitapta belge ile hatırayı karşı karşıya getirmedik. Belge bize olayın dış çerçevesini, hatıra ise insanın iç dünyasını gösterdi. Tarihin yalnızca devletlerin aldığı kararlardan değil, o kararların içinde yaşamaya çalışan insanlardan oluştuğunu unutmamak gerekir.

Soru:6-Kitabın en etkileyici bölümlerinden biri, yıllar sonra Selanik’e ve aile köklerinin bulunduğu coğrafyaya yapılan yolculuk. Bu dönüş sizin için bir gezi miydi, yoksa geçmişle karşılaşma ve hesaplaşma niteliği mi taşıyordu?

-Alaattin Büyükkaya’nın yanıtı:

Bu yolculuk sıradan bir gezi değildi. Daha önce hiç yaşamadığınız bir yere gidiyorsunuz; fakat o yer size bütünüyle yabancı gelmiyor. Çünkü çocukluğunuzdan beri adını duymuşsunuz, aile büyüklerinin anlatılarında o sokaklarla ve topraklarla karşılaşmışsınız. Coğrafyayı ilk defa görüyorsunuz ama hafızanızda onunla ilgili eski bir tanışıklık bulunuyor. Oraya vardığımda geçmişin bütün ayrıntılarıyla karşımda duracağını düşünmüyordum. Zaman geçmiş, insanlar değişmiş, evler el değiştirmiş, bazı izler kaybolmuştu. Buna rağmen insan, atalarının yaşadığı toprağa bastığında açıklaması kolay olmayan bir yakınlık hissediyor. Kitapta yer alan Niko’larla karşılaşma ve kurulan insani ilişki bu bakımdan çok önemlidir. Çünkü mübadeleyi yalnızca iki milletin birbirinden ayrılması olarak değil, yıllar sonra yeniden konuşabilen insanların hikayesi olarak da görmemizi sağladı. Biz oraya bir hak talebiyle veya geçmişin hesabını sormak için gitmedik. Anlamak, görmek ve aile hafızasındaki boşlukları tamamlamak istedik. Geçmişle yüzleşmek, geçmişte kalmak değildir. Tam tersine, geçmişi doğru yere koyarak bugüne daha huzurlu bakabilmektir. Selanik yolculuğu bana bunu öğretti.

Soru:7-Kitapta aile köklerinin bulunduğu bölgede arazi satın alınması ve oradan alınan toprağın aile mezarlığına götürülmesi son derece güçlü bir sembol oluşturuyor. Bu davranış sizin için ne ifade ediyordu?

-Alaattin Büyükkaya’nın yanıtı:

Arazi satın almak, geçmişi geri almak veya tarihi tersine çevirmek anlamına gelmiyordu. Biz bunun mümkün olmadığını biliyorduk. Aradan uzun yıllar geçmiş, iki ülkede yeni hayatlar kurulmuştu. Bu davranışın bizim için daha çok manevi bir anlamı vardı. Atalarımız, bir daha dönmemek üzere ayrıldıkları topraklardan Anadolu’ya gelmişlerdi. Biz ise onların torunları olarak yıllar sonra aynı coğrafyaya gidebildik, oradaki insanlarla konuşabildik ve aile geçmişimizle yeniden bağ kurabildik. Küçük de olsa bir arazi satın almak, kopmuş görünen bağın sembolik biçimde yeniden kurulmasıydı. Oradan alınan toprağın aile mezarlığına götürülmesi ise iki vatanın hatırasını bir araya getirdi. Bir tarafta atalarımızın doğduğu toprak, diğer tarafta onların yeni bir hayat kurduğu ve çocuklarının yaşadığı Anadolu vardı. O toprak, bu iki coğrafya arasındaki manevi bağın bir işareti oldu. Bazen bir avuç toprak, uzun tarih anlatılarından daha fazla şey söyler. Çünkü toprak yalnızca üzerinde yaşadığımız yer değildir; hatıraları, emeği ve aidiyeti de taşır.

Soru:8-Mübadele, siyasi tarih açısından iki ülke arasındaki azınlık meselesini azaltan ve ulus devletlerin kurulmasını kolaylaştıran bir düzenleme olarak değerlendirilebiliyor. Buna karşılık insani açıdan büyük bir zorunlu göç ve mülksüzleşme hadisesiydi. Sizce mübadeleyi başarı veya felaket kavramlarından hangisiyle açıklamak daha doğrudur?

-Alaattin Büyükkaya’nın yanıtı:

Mübadeleyi yalnızca başarı veya yalnızca felaket olarak tanımlamak, hadisenin farklı yönlerinden birini görmezden gelmek olur. Devletler açısından bakıldığında savaş sonrasında sınırları kesinleştiren, dini bakımdan daha türdeş nüfuslar oluşturan ve bazı siyasi çatışmaları azaltan bir düzenleme olarak görülmüştür. Fakat insanların yaşadığı tecrübeye baktığımızda evinden ayrılmak, malını kaybetmek, yakınlarından kopmak ve bilinmeyen bir yerde yeniden hayata başlamak vardır.

Uzun vadede mübadiller hem Türkiye’ye hem de Yunanistan’a önemli katkılar sağladılar. Tarıma, ticarete, zanaata, sanayiye, mutfağa ve müziğe yeni bilgiler ve alışkanlıklar taşıdılar. Yerleştikleri bölgeleri değiştirdiler ve zenginleştirdiler. Fakat bu başarı, zorunlu göçün iyi bir şey olduğunu göstermez. Buradaki başarı, insanların mübadele sayesinde değil, mübadelenin yol açtığı güçlüklere rağmen yeni bir hayat kurabilmiş olmalarıdır. Aynı zamanda iki ülke de önemli kayıplara uğradı. Türkiye, Rum Ortodoks nüfusun ayrılmasıyla ticaret, zanaat ve şehir kültürü bakımından büyük bir insan birikimini kaybetti. Yunanistan’dan ayrılan Müslümanlar da yaşadıkları bölgelerin üretim, kültür ve toplumsal hayatının bir parçasıydı. Devletler daha türdeş hale gelirken şehirlerin ve kasabaların kültürel çeşitliliği azaldı. Bu sebeple mübadelenin siyasi sonuçları ile insani bedelini birbirinden ayırmak gerekir. Devletlerin çözüm olarak gördüğü şey, insanlar için hayat boyu taşınan bir yara olabilmiştir.

Soru:9-Kitabın dikkat çeken yönlerinden biri, yalnızca Türk mübadillerin yaşadığı acıyı anlatmakla yetinmemesi ve karşı kıyıya giden Rumların yaşadıklarını da görmeye çalışmasıdır. Bu yaklaşımın günümüz Türk-Yunan ilişkileri bakımından nasıl bir anlamı bulunuyor?

-Alaattin Büyükkaya’nın yanıtı:

Acıyı yalnızca kendi tarafımızdan gördüğümüzde tarih eksik kalır. Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen Müslümanlar evlerini, komşularını ve geçmişlerini bıraktılar. Anadolu’dan Yunanistan’a giden Rum Ortodokslar da aynı şekilde doğdukları yerlerden ayrıldılar. Gidilen ülkede aynı dine veya milli kimliğe mensup kabul edilmek, yeni gelenlerin hemen benimsendiği anlamına gelmiyordu. Her iki tarafta da mübadiller zaman zaman yabancı, yoksul veya istenmeyen insanlar olarak görüldüler. Ortak acıdan söz etmek, tarihsel sorumlulukları birbirine eşitlemek veya yaşanan bütün olayları aynılaştırmak değildir. Ama karşımızdakinin de bir ev kaybettiğini kabul etmek, insani bir bakışın başlangıcıdır. Niko’larla kurulan ilişki bize bunu gösterdi. Bugün karşı karşıya gelen insanlar, geçmişte birbirinden ayrılan ailelerin torunları olabilir. Birbirimizin hikayelerini dinlediğimizde siyasi anlatıların dışında başka bir alan açılıyor. Bu alanda suçlama yerine anlama, düşmanlık yerine merak ve geçmişi silmek yerine geçmişle birlikte yaşama iradesi bulunuyor. Köklerini Bulan İnsan’ın vermek istediği mesajlardan biri de budur: Kendi kökümüzü bulmak, başkasının kökünü inkar etmeyi gerektirmez. Aynı toprak üzerinde farklı zamanlarda yaşamış insanların hatıraları birbirine rakip değildir.

Soru:10-Mübadele hakkında tarih araştırmaları, romanlar, hatıratlar ve sözlü tarih çalışmaları bulunuyor. Sizce Köklerini Bulan İnsan’ı benzer eserlerden ayıran temel özellik nedir?

-Alaattin Büyükkaya’nın yanıtı:

Bu kitapta tarih, tamamlanmış ve geçmişte kalmış bir olay olarak anlatılmıyor. Mübadeleyle başlayan hikaye, sonraki kuşaklarda devam ediyor ve günümüze kadar geliyor. Kitabın ayırt edici tarafı, bir ailenin yalnızca nereden geldiğini araştırması değil, yıllar sonra o coğrafyaya yeniden gitmesi ve geçmişle canlı bir ilişki kurmasıdır. Eserde aile anlatıları, belgeler, yolculuklar ve bugünkü insanlarla kurulan ilişkiler bir arada bulunuyor. Böylece kitap ne yalnızca akademik bir tarih çalışması ne de bütünüyle edebi bir anlatıdır. Belgelere dayanırken insan duygusunu kaybetmemeye, duyguları anlatırken de tarihsel gerçeklikten uzaklaşmamaya çalışır.

Ayrıca hikaye mübadeleyle sona ermiyor. Tokat’ta kurulan hayat, sonraki kuşakların eğitim ve çalışma yoluyla ilerlemesi, Selanik’e dönüş, Niko’larla karşılaşma ve toprakla kurulan sembolik bağ, geçmişten bugüne uzanan bir devamlılık oluşturuyor. Bu bakımdan kitap yalnızca “Ailemiz nereden geldi?” sorusuna cevap vermiyor. “Geçmişimizi öğrendikten sonra bu bilgiyle ne yapacağız?” sorusunu da gündeme getiriyor.

Soru:11-Bu kitabı özellikle gençlerin okumasını istediğinizi düşünürsek, onlara aile tarihi ve mübadele konusunda hangi mesajı vermek istersiniz?

-Alaattin Büyükkaya’nın yanıtı:

Gençlere verebileceğim ilk mesaj, aile büyükleri hayattayken onlarla konuşmalarıdır. İnsan çoğu zaman bu hikayelerin her zaman anlatılabileceğini düşünür. Fakat zaman geçtikçe tanıklar azalıyor, isimler unutuluyor, fotoğraflardaki kişilerin kim olduğu bilinmez hale geliyor. Sorulmayan her soru, aile tarihindeki bir kapının kapanmasına yol açabilir. İkinci olarak, anlatılanları mümkün olduğu kadar belgelemelerini öneririm. Fotoğrafların arkasına isim ve tarih yazmak, mektupları korumak, mezar taşlarını kaydetmek, resmi belgeleri araştırmak ve aile büyüklerinin sesini kayda almak geleceğe bırakılacak çok değerli çalışmalardır. Fakat kök arayışı yalnızca geçmişle övünmek için yapılmamalıdır. Geçmiş bize bir üstünlük duygusu değil, sorumluluk kazandırmalıdır. Atalarımızın çektiği güçlükleri öğrenmek, bugün yerinden edilen veya yeni bir hayata başlamak zorunda kalan insanları daha iyi anlamamıza yardımcı olmalıdır. Kökünü bilen insanın dünyaya daha kapalı değil, daha anlayışlı bakması gerektiğine inanıyorum. Çünkü kendi ailesinin göç hikayesini bilen biri, başka bir insanın kaybettiği evin ne anlama geldiğini daha kolay kavrar.

Soru:12-Söyleşimizi kitabın adıyla bitirelim. Köklerini bulan insan, yolculuğun sonunda ne buldu?

-Alaattin Büyükkaya’nın yanıtı:

Köklerini bulan insan, geçmişte bıraktığı hayatı geri getirmedi. Zaten böyle bir şey mümkün değildir. Fakat ailesinin nereden geldiğini, hangi yollardan geçtiğini ve bugün sahip olduğu hayatın hangi fedakarlıklar üzerine kurulduğunu öğrendi. Bu yolculuğun sonunda yalnızca atalarımızı değil, kendimizi de daha iyi tanıdık. Tokat’ta kurulan hayatın değerini, Selanik’te kalan hatıraların anlamını ve iki coğrafya arasında taşınan manevi bağın gücünü gördük. Benim için köklerini bulmak, geçmişte yaşamak değildir. Geçmişi unutmadan bugünde yaşayabilmek ve bu hafızayı gelecek kuşaklara kırgınlık değil, anlayış duygusuyla aktarabilmektir. İnsan bazen köklerini bulmak için uzak bir coğrafyaya gider. Fakat yolculuğun sonunda bulduğu şey yalnızca bir ev, bir arazi veya bir mezarlık değildir. Bulduğu şey, kendi hayatının daha önce göremediği anlamıdır.

Köklerini Bulan İnsan kitabının yazarı Abdürrahim Dede’ye teşekkür ediyor ve kitabın baş kahramanı Kıymetli büyüğümüz sayın Dr. Alaattin Büyükkaya ile Söyleşimizin sonuna geldiğimizde yüz yıllık tarihin özetini 3. Kuşak membağın kaynağından damıttık. Hepimiz göz yaşları ile atalarımızı yad ettik. Derneğimizde yaptığımız bu söyleşi sosyal medya hafızasında ve bizlerin hafızasında unutulmaz anılarda kaydedilecektir.

Kendisine çok çok teşekkür eder çalışma hayatında sağlık mutluluk hayırlı ömürler diliyorum. Bizlere bu fırsatı sunan dernek başkanımız sayın Yavuz Cemil Erdem beyefendiye teşekkür ediyorum. Güzelliklerde buluşmak dileğiyle…

Dünya Köylüsü

Ayla Bağ