Bizim köyde çalmak, sizinkilere benzemez. Bizim çalmalarımızda parmak uçlarından süzülen bir emek, kuşaktan kuşağa aktarılan köklü bir gelenek, hayatın tam da bağrından kopup gelen buram buram bir Anadolu irfanı vardır.
Biz, sabahın seherinde kalkar, ocağı yakar, sütü kaynatır, sonra sevgiyle, dualarla yoğurt çalarız. Biliriz ki o bir kaşık temiz maya, koca bir kazanı baştan aşağı dönüştürür. Karnımız acıktığında neşeyle, şükürle pilava kaşık çalarız. Düğünümüz derneğimiz olduğunda, dağ taş inlesin, herkes duysun mutluluğumuzu adettir diye davul zurna çalarız. Bir hanenin eşiğine vardığımızda, destur ister, kapısını çalarız. Kapı çalmak, doğrudan doğruya bir gönüle misafir olmanın en zarif adımıdır.
Bazen durur, Nasrettin Hoca misali göle maya çalarız. "Yahu hiç göl maya tutar mı?" diyenlere inat; umudun peşinden gideriz. Sırf tutacağını bildiğimizden değil, umudun insanı en zor kışta bile ayakta tutan yegâne güç olduğunu bildiğimizden…
İçimiz içimize sığmadığında, sevincimiz dağları aştığında çepik çalar, ellerimizi sevgiyle birbirine vururuz. Kınalı kuzularımızı askere uğurlarken saçına, allı pullu gelinlerimizi baba ocağından uğurlarken eline ayağına kına çalarız. Duvara astığımız guguklu saat misali zamanın kıymetini bilelim diye dosdoğru zamanda uyuyanları uyandırmak için saat başı çalarız. Akşam çöktüğünde yanık bir türküye eşlik etmek için saz çalarız, dertler rüzgâra karışsın diye.
Ha, biz hep böyle uysal mıyız? Değiliz elbette. Bazen de haddini bilmeyenin, hadsizliğini alır başına çalarız. Sözden anlamayana, uslanmayana kötekle çalarız. Ama ne olursa olsun, günün sonunda en çok da gönül almayı, bir kırık kalbi onarmayı, hatır gözetmeyi biliriz.
İşte bizim köyde çalmak tam olarak böyle olur! Kulaklara küpe, gönüllere şifa olur…
Yetimin, öksüzün hakkını çalanlar; köşe başlarını tutmuş vurguncular; halkın nasırlı ellerinden dökülen alın terine göz dikenler; kamu malını, devletin hazinesini kendi cepleri sananlar… Bir de liyakatsizliği maharet, bilgisizliği makam, kibri ve böbürlenmeyi yöneticilik zannedenler var ya… İşte onlar, yalnızca bugünkü soframızın ekmeğini değil, bu ülkenin yarınlara olan inancını, umudunu da çalıyorlar!
En can yakıcı olanı, en ağırımıza gideni de ne biliyor musunuz? İnsanlığımızı, ahlakımızı Geleceğimizi çalmaları…
Bir ülkenin en büyük serveti; yetişmiş dürüst insanı, ahlaklı yöneticisi, iyi eğitim almış gençliği ve sarsılmaz adalet duygusudur!
Biz köyümüzde yoğurt çalarken, sütün de mayanın da tertemiz olmasına titizlik gösteririz. Biliriz ki bozuk maya tutmaz, o sütü ziyan eder. Devlet yönetimi de tam olarak böyledir işte; makamın, koltuğun asıl mayası liyakattir, adalettir ve dürüstlüktür! Eğitimden yoksun, sorumluluk bilincinden uzak, vicdanı kurumuş insanların elinde aydınlık bir gelecek inşa edilemez.
Gelin, biz çocuklarımıza yine pilava kaşık çalmayı, saz çalmayı, türkü söylemeyi öğretelim; ama bununla kalmayalım, kimsenin hakkına el uzatmamayı, adaleti, merhameti, harama dönüp bakmamayı da kazıyalım zihinlerine. Alın terinin, dürüstçe çalışarak kazanmanın ve o helal lokmanın bereketini kutsallığını ve huzurunu yaşayarak anlatalım ve yaşatalım onlara.
Keşke her sabah kapımızı çalan şey sadece umut olsa… Soframızı bereket, gönlümüzü dalga dalga sevgi, ülkemizi ise sarsılmaz bir adalet çalsa… Ve bir gün, bu memleketin tüm çocukları, yarınlarından ve haklarının çalınmasından zerre kadar korkmadan, huzurla ve umutla büyüse…
Güzelliklerde buluşmak dileğiyle…
Dünya köylüsü
Ayla Bağ