E. Tarım İl Müdürü Yaşar Kavak yazdı: “Kuraklık bitti mi?” sorusu yeniden dolaşıma girdi. Maalesef…”

Son haftalarda yağan yağmurlar toplumda kısa süreli bir rahatlama yarattı. “Kuraklık bitti mi?” sorusu yeniden dolaşıma girdi.

Oysa gerçek, maalesef bu kadar iyimser değil. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün yayımladığı Kasım ayı kuraklık haritaları açıkça gösteriyor ki kuraklık kapıda değil; çoktan içeri girmiş durumda.

Yağışlı birkaç gün, derinleşen krizi yalnızca perdeleyebiliyor, ortadan kaldırmıyor.

Rakamlar son derece net ve düşündürücü.

Türkiye’nin yıllık toplam su potansiyeli yaklaşık 112 milyar metreküp. Bugün kişi başına düşen su miktarı 1300 metreküp civarında.

Bilim insanları, bu rakamın 1000 metreküpün altına inmesini “su fakirliği” olarak tanımlıyor. Nüfus projeksiyonları ise Türkiye’nin bu eşiğe hızla yaklaştığını gösteriyor.

Nüfus 100 milyona ulaştığında, su sadece çevresel bir sorun olmaktan çıkacak; doğrudan ekonomik, sosyal ve hatta ulusal güvenlik meselesine dönüşecek.

Üstelik bu bir ihtimal değil. 2025 yılı, son 55 yılın en şiddetli kuraklık dönemlerinden biri olarak kayıtlara geçti. Barajlardaki doluluk oranları birçok bölgede alarm seviyesinin altına indi, yeraltı suyu rezervleri kritik eşikleri zorlamaya başladı.

Kuraklık artık istatistiklerden ibaret değil; tarlada, sofrada ve şehir yaşamında hissedilen bir gerçek.

Bu tablodan en ağır darbeyi tarım aldı. 2025 yılının üçüncü çeyrek verileri, tarım sektöründe yüzde 12,7’lik ciddi bir daralmaya işaret ediyor. Yağışların uzun yıllar ortalamasının yüzde 30–50 altına düşmesi, sulama suyunun yetersiz kalması ve uzayan sıcak hava dalgaları üretimi doğrudan vurdu.

Buğdaydan mısıra, bakliyattan sebzeye kadar pek çok üründe verim kayıpları yaşandı.

Sahadan gelen uyarılar da bu tabloyu doğruluyor. Karacabey Ovası’nda, Manyas Gölü ve Manyas Barajı’ndaki düşük doluluk oranları nedeniyle çeltik ekimi yasaklandı, ikinci ürün uygulamaları durduruldu. Barajların doluluk oranı yüzde 30’lar seviyesinde. Çiftçi umudunu kış yağışlarına bağlamış durumda.

Bu umut bile, tarımın artık ne kadar kırılgan bir zeminde yürüdüğünü göstermeye yetiyor.

Sorun yalnızca suyun azalması değil; suyu nasıl kullandığımız.

Türkiye’de suyun yüzde 70’i tarımda, yüzde 20’si sanayide, yüzde 10’u hanelerde tüketiliyor. Ancak her yıl yaklaşık 25 milyar metreküp su, verimsiz sulama yöntemleri nedeniyle boşa akıp gidiyor.

Bu miktar, ülkenin toplam su potansiyelinin neredeyse dörtte birine denk geliyor. Yani suyu bizden doğa değil, yanlış alışkanlıklarımız eksiltiyor.

Bu nedenle tasarruf artık bir tercih değil, zorunluluktur. Modern ve basınçlı sulama sistemlerine geçiş hızlandırılmalı, yağmur suyu hasadı yaygınlaştırılmalı, gri su kullanımı standart hale getirilmelidir.

Şehirlerdeki kayıp-kaçak oranları hızla düşürülmeden, su krizinden çıkış mümkün değildir. Su tasarrufu bireysel bir bilinç olmaktan çıkarılıp toplumsal bir kültüre dönüştürülmelidir.

Uzmanların yıllardır yaptığı uyarı bugün daha anlamlı: Gelecekteki çatışmalar petrol için değil, su için yaşanacak. Bugün yaşadıklarımız, bu öngörünün uzak bir senaryo olmadığını gösteriyor.

Sonuç açık. Karşı karşıya olduğumuz kuraklık, geçici bir meteorolojik anomali değil; tarımdan ekonomiye, gıdadan şehir yaşamına kadar her alanı tehdit eden yapısal bir krizdir.

Su artık geleceğin stratejik kaynağı değil, bugünün en hayati meselesidir. Bugün konuşmazsak, bugün adım atmazsak…

Yarın suyu konuşacak bir zeminimiz bile kalmayacak. Çünkü konuşacak su olmayacak.