Ulvi Gelbal yazdı: “Biz, yerli üretimin hikâyesini yeterince anlatamıyoruz.”
Benim çocukluğumda “Yerli Malı Haftası” denince akla önce sınıfın ortasına konan o büyük masa gelirdi.
Üzerinde elmalar, armutlar, leblebiler, cevizler, evden getirilen pekmez kavanozları, tarhanalar, çörekler, yöresel ürünler…
Her birinin arkasında bir köyün, bir tarlanın, bir annenin emeği vardı.
O günler, sadece “yerli malı”nı tanıtmak değil; üretime, emek ve tasarrufa saygıyı öğretmek içindi.
Biz çocuklar, o masaya bakarken aslında şunu öğrenirdik:
Ülkemizin toprağının da, tohumunun da, alın terinin de pek çok temel üründe kendine yetebilecek güçte olduğunu hissederdik.
Bugün, masaların üzeri hala dolu. Ama içerik değişti.
Daha çok paketli ürünler, ithal atıştırmalıklar, markası yabancı ancak reklamı yerli bir dünya…
Bugün şu soruyu kendimize sormalıyız:
Biz hâlâ “yerli malı haftası” mı kutluyoruz, yoksa dışa bağımlılık haftası mı?
Eskiden “yerli malı” dendi mi akla; okuldaki o renkli sepetler, yerli tohumdan çıkan buğday, o buğdaydan yapılan mamuller, köyün kendi ürünü, tasarruf kültürü ve kendi emeğine güvenen bir memleket gelirdi.
Eskiden kendi kendine yeten bir ülkeydik.
Bugün tabloda ciddi bir kırılma var:
Tohumdan gübreye, yemden enerjinin önemli kısmına kadar dışa bağlı bir üretim zincirinin içindeyiz.
Çiftçi ekip biçiyor ama girdisi dövize bağlı;
Sanayici üretiyor ama hammaddesi, teknolojisi dışarıdan;
Tüketici markete gidiyor, rafların yarısı ithal marka ve ürünlerle dolu.
Üstelik bu tablo, sadece “ekonomik bir tercih” değil, aynı zamanda kırılganlık demek:
Kur dalgalanınca raf fiyatları artıyor,
Küresel bir kriz çıkınca tedarik zinciri kopuyor,
En temel ürünlerde bile “yarın ne olacak?” kaygısı büyüyor.
Yerli Malı Haftası’nı sadece çocukların eline mandalina tutuşturup fotoğraf çekmekten ibaret görürsek, bu haftanın ruhuna da, ülkenin gerçek ihtiyacına da haksızlık etmiş oluruz.
Bu hafta, bana üç önemli soruyu hatırlatıyor:
Bu ülkenin toprağı kendi halkına yetmiyor mu?
Toprağıyla, iklimiyle, üretim hafızasıyla böylesine güçlü bir ülke; neden bu kadar temel ürünlerde bile dışarıya bu kadar bağımlı hale geldi?
Çocuklarımıza ne öğretiyoruz?
Yerli malı haftasında “yerli üretim”in ruhunu mu anlatıyoruz, yoksa markaların parlak ambalajlarını mı?
Bir çocuğun zihninde “yerli” kelimesi, kalite ve güvenle mi, yoksa ucuz ve ikincil olanla mı yan yana duruyor?
Üreticinin emeğine gerçekten değer veriyor muyuz?
Tarlada üreteni, atölyede çalışanı, kooperatif kurup ayakta kalmaya çalışanı sadece alkışlayıp, alışverişte ilk fırsatta ithale yöneliyorsak; burada ciddi bir samimiyet sorgulaması yapmamız gerekiyor.
Bugün artık “yerli ve milli üretim” lafını slogan olmaktan çıkarmamız gerekiyor.
Çünkü bu mesele, sadece duygusal bir tercih değil; ekonomik bağımsızlığın, gıda güvencesinin ve sosyal adaletin de meselesi.
Ne yapabiliriz?
Çiftçiyi, üreticiyi ayağa kaldırmadan yerli malı olmaz.
Girdi maliyetleri altında ezilen, ürününü maliyetinin altında satmak zorunda bırakılan bir üreticiye “yerli malı haftası”ndan bahsetmek kolaycılıktır.
Planlı üretim, öngörülebilir destekler, adil fiyatlandırma ve kooperatifleşme olmadan yerli üretimi büyütmek mümkün değil.
Tüketicinin tercihi siyasetten bile güçlü olabilir.
Market rafında, pazarda, internet alışverişinde elimiz “yerli üretim”e gidiyorsa; bu, üreticiye verilmiş en somut destektir.
Bunun için de etiket okuma alışkanlığını, yerli marka ve üreticileri tanıma kültürünü yaygınlaştırmak gerekiyor.
Kooperatifler ve yerel üretim ağları desteklenmeli.
Yerli Malı Haftası, aynı zamanda kooperatifçilik haftası gibi düşünülmeli.
Kadın kooperatifleri, çiftçinin hak ve menfaatlerini koruyan; başkanlarının siyasi bir kimlik taşımadığı, sadece üreticiyi temsil eden üretici birlikleri ve yerel markalar bu ülkenin sessiz kahramanlarıdır.
Onların görünür olduğu, doğrudan tüketiciyle buluştuğu her model, dışa bağımlılığın zincirini biraz daha zayıflatır.
Bir de işin kültürel boyutu var.
Ben şuna inanıyorum:
Eğer çocuklarımız, küçük yaşta kendi toprağının bereketini, kendi insanının emeğini, kendi fabrikasının üretimini tanımazsa; ileride “yerli” olana duygusal bağ da kuramaz.
Bugün bir ilkokul öğrencisinin zihninde “marka” denince yabancı isimler, “prestij” denince ithal ürünler canlanıyorsa; bunun sebebi sadece ekonomi değil, anlatamadığımız bir hikâye de olabilir.
Biz, yerli üretimin hikâyesini yeterince anlatamıyoruz.
Topraktan rafta gördüğü ürüne uzanan yolculuğu, o yolculuğun kahramanlarını göstermek yerine, çoğu zaman sadece reklama teslim oluyoruz.
Yerli Malı Haftası vesilesiyle belki de kendimize şu cümleyi yeniden hatırlatmak gerekiyor:
“Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı”
Bu cümleyi basit bir çocuk tekerlemesi olmaktan çıkarıp,
Tarım politikamızın,
Sanayi stratejimizin,
Tüketim alışkanlıklarımızın,
Eğitim anlayışımızın merkezine koyabilirsek;
O zaman bu hafta, takvimdeki bir tarih olmaktan çıkar, geleceğimizi yeniden inşa etmenin simgesi haline gelir.
Belki o gün, sınıflardaki masalarda yine sepetler dolacak.
Ama bu kez sadece nostalji için değil;
Yeniden toprağına, emeğine, yerli olana sahip çıkan bir neslin başlangıcı için…
Yarınını ithalata değil, kendi üretimine emanet eden bir toplum için…
Raflarda değil, tarlada ve atölyede gücünü arayan bir gelecek için…
Yerli malını hatıra değil, hayatının vazgeçilmez parçası yapan çocuklar için…
Ulvi GELBAL
15.12.2025
Pazartesi