Ulvi Gelbal yazdı: “Ve insanın büyüklüğü, yaşadığı yerin metrekareyle değil, taşıdığı değerle ölçülür.”

Bazen insan bir şehre taşınır ama asıl taşınan kendisi değildir; alışkanlıklarıdır, dili, selamı, kapısı, sofrası… Bizim hikâyemiz biraz böyle oldu. Köylerden büyükşehirlere göç ettik; “imkân” sandığımız şeyin içine girince, bir de baktık ki büyümemişiz… Büyükşehirlerde çoğu zaman küçülmüşüz.

Köyde insanın yeri bellidir. Sadece evi değil; gölgesi, izi, sözü, hatırı vardır. Sabah kapı önünde bir “günaydın”la başlar gün. Kim kimin çocuğudur, kim hangi tarlayı sürer, kim hastadır, kim darda kalmıştır; herkes bilir. Bu bilmek bir merak değil, bir sahip çıkma halidir. Köyde komşuluk, “haber verip gelmek” değildir; komşuluk, kapının çalınmadan açıldığı bir güven iklimidir. Çat kapı girilir, çay konur, hal hatır sorulur. Birinin başı ağrırsa, herkesin içi ağrır.

Büyükşehirde ise her şey “randevu” ile olur. Sadece hastane değil; insanlar da randevulu hale geldi. Aranır, “Müsait misin?” denir, takvimlere bakılır. Yakınlık bile planlamaya bağlanır. Çocukluğumuzun o “çat kapı” sıcaklığı, yerini “uygun bir zamanda görüşelim” cümlesine bırakır. Dışarıdan bakınca bu bir düzen gibi görünür; ama insanın içinden bir şey eksilir. Çünkü komşuluk, saat ayarlamak değil; yük paylaşmaktır.

Köyde imece vardı. Herkesin elinin, herkesin işinde bir hakkı vardı. Birinin çatısı akarsa onarılırdı; birinin harmanı varsa yardım edilirdi; birinin cenazesi olurdu, sadece taziyeye gidilmez, evin yükü de alınırdı. İmece, “yardım”dan önce bir kültürdü; insanı insan yapan, toplumu toplum yapan bir mayaydı. Bugün büyükşehirde o mayanın yerine, çoğu zaman “hizmet satın alma” kültürü geçti. Yapamadığını parayla yaptırıyorsun, yetişemediğini bir uygulamayla hallediyorsun. Kolaylık gibi görünse de, aslında dayanışmanın yerini yalnızlık alıyor.

Büyükşehirler bizi manevi olarak da küçülttü. Evet, belki bazıları daha çok kazandı; ama daha çok “tükettiği” için yine eksik kaldı. Zamanımız arttı mı? Hayır. Derdimiz azaldı mı? Hayır. Bir yandan kalabalığın içinde yaşıyoruz; öte yandan kimseyi tanımıyoruz. Apartman kapısından giriyoruz, asansöre biniyoruz, daireye kapanıyoruz. Aynı koridorda yıllarca oturup birbirinin adını bilmeyen insanlar olduk. Kalabalık arttıkça, gönül daraldı.

Göç sadece mekân değiştirmek değildir; göç, kültürün ritmini de değiştirir. Köyden şehre gelen insan, bir süre sonra kendisini “yetişmek zorunda” hisseder. Trafiğe yetişir, işe yetişir, faturaya yetişir, kiraya yetişir… Ama en çok neye yetişemez biliyor musunuz? Kendisine. İçindeki ses yavaş yavaş kısılır. Kendi dünyasında küçük bir oda kurar; o odada yalnızlığını “normal” saymaya başlar. İşte asıl yozlaşma burada başlar: İnsanın kendi kökünü, kendi dilini, kendi usulünü küçümsemesi. “Böyle şey mi olur?” demesi. Oysa köyde “olur”du; çünkü insan insana yaslanırdı.

Bir de akrabalık meselesi… Köyde hısım akraba, yalnızca soy bağı değildir; bir dayanaktır. Düğününde yanında durur, hastalığında kapını çalar, darlığında el uzatır. Büyükşehirde ise hısım akraba bile “el” olabiliyor. Aynı şehirde yaşayıp yılda bir kez görüşen, aynı ilçede olup birbirinden habersiz kalan insanlar… Yakınlarımızın “yakın” olmadığı bir düzen kurduk. Çünkü büyükşehir, ilişkiyi mesafeye değil, “yoğunluğa” bağladı. Herkesin bahanesi var: iş, trafik, yorgunluk, zaman… Ama bahaneler çoğaldıkça, gönül azalıyor.

Şunu açıkça söylemek lazım: Biz köylerden büyükşehirlere sadece iş için göç etmedik; aynı zamanda “hayat” için göç ettik. Daha iyi okuyalım, daha iyi yaşayalım, çocuklarımıza fırsat olsun diye… Kimseyi suçlayamayız. Ama bugün geldiğimiz yerde şu soruyu sormak zorundayız: Daha iyi yaşadık mı, ne kazandık, ne kaybettik?

Köyde bir tas çorba paylaşılırdı, büyükşehirde aynı çorba iki kişinin arasında bile duvar olabiliyor. Köyde yokluk vardı belki ama yoksunluk azdı. Büyükşehirde imkân var ama yoksunluk büyük: Güven yoksunluğu, huzur yoksunluğu, gönül yoksunluğu…

Ben bu yazıyı “şehir kötü, köy iyi” basitliğinde söylemiyorum. Büyükşehirlerin elbette imkânı var; eğitim var, iş var, sağlık var. Ama mesele imkânın kendisi değil; o imkânın insanı dönüştürme biçimi. Eğer bir düzen bizi insan olmaktan uzaklaştırıyorsa, o düzende bir sorun vardır. Eğer komşuluk kayboluyorsa, akrabalık zayıflıyorsa, yardımlaşma yerine yalnızlık büyüyorsa; biz bir şeyi yanlış yapıyoruz demektir.

Belki de yeniden hatırlamamız gereken şudur: İnsanı büyüten, bina değildir; bağdır. İnsanı zenginleştiren, maaş değildir; gönüldür. İnsanı güçlü kılan, kalabalık değildir; dayanışmadır.

Bugün köylerde yaş ortalaması 58-60 oldu. Köyler boşalıyor; ama aslında boşalan sadece evler değil. Boşalan kültür, boşalan hafıza, boşalan ortak yaşam… Köyde büyümek derken kastım tam da bu: Köyde insanın kalbi büyürdü. Çünkü “ben” değil “biz” vardı. Büyükşehirde küçülmek derken de bunu söylüyorum: Her şeyin “ben”e döndüğü bir yerde, insanın içi daralıyor.

Belki artık yeni bir cümle kurmanın zamanı: Büyükşehirlerde kaybettiklerimizi, yeniden bir “köy aklı”yla kazanmak… Yani yine selam vermek, yine kapı çalmak, yine imeceyi hatırlamak, yine hatır sormak… Bu, nostalji değil; insan kalma mücadelesidir.

Çünkü biz, köylerde büyüdük; büyükşehirlerde küçüldük. Ve insanın büyüklüğü, yaşadığı yerin metrekareyle değil, taşıdığı değerle ölçülür.