Öznur Özbek yazdı: “Asıl mesele, bıçağı nefse vurabilmektir. İçimizdeki kibre, bencilliğe, adaletsizliğe, anlayışsızlığa ve nezaketsizliğe vurabilmektir.”
Bir Kurban Bayramı’nı daha geride bıraktık. Şehirlerin o tatlı telaşı, bayramlaşma koşturmacaları, kesilen kurbanlar ve kurulan bayram sofraları yavaş yavaş yerini gündelik hayatın ritmine bıraktı.
Bayramın fiziki yorgunluğu üzerimizden kalkarken, şu can alıcı soruyu kendimize sormanın; geride bıraktığımız günlerin vicdani muhasebesini yapmanın tam vaktidir:
Biz bu bayramda gerçekten neyi kestik?
İnancımızın ve kadim irfanımızın bize fısıldadığı çok ince, çok derin bir hakikat vardır: “Etleri de kanları da Allah’a ulaşmaz; O’na ulaşacak olan yalnızca takvanızdır.”
Bu düstur, kurbanın yalnızca zahiri bir ibadet olmadığını; asıl meselenin insanın kendi nefsiyle yüzleşmesi ve içsel arınması olduğunu hatırlatır.
Eğer bu bayramı sadece kendi dolabımızı, soframızı zenginleştirmek için bir vesile olarak gördüysek, kurbanın o muazzam ruhunu hakkıyla kavrayamamışız demektir.
Çünkü kurban; dolapları doldurmak için değil, sofraları birleştirmek, gönülleri doyurmak ve paylaştıkça bereketlenmek içindir.
Asıl mesele, bıçağı nefse vurabilmektir.
Kendimize dürüstçe soralım: İnsanlığı ve toplumu içten içe çürüten kötü huylarımızı o kurban bıçağının altında bırakabildik mi?
Mesela, cahille sohbeti kesebildik mi? Bilmediğini bilmeyenin, sözüyle gönül yoranın sığ tartışmalarından uzaklaşıp kalbimize hak ettiği huzuru verebildik mi? Yoksa o kıymetli bayram günlerini de lüzumsuz gürültüler içinde mi tükettik?
Peki ya kalp kırmayı kesebildik mi? “Nazargâh-ı İlâhî” olan insan gönlüne hak ettiği nezaketle yaklaşabildik mi? Dilimizin zehrini, öfkemizin taşkınlığını ve kibrimizin sertliğini kurban edebildik mi?
Gönül yormayı kesebildik mi? İnsanları bitmek bilmeyen sitemlerle, yersiz beklentilerle ve ağır manevi yüklerle hırpalamaktan vazgeçip ruhlarına nefes aldırabildik mi?
Ve en önemlisi, hak yemeyi kesebildik mi?
Başkasının emeğine, hakkına ve hukukuna göz dikmemeyi; adaleti önce kendi vicdanımızda tesis etmeyi o kurban teslimiyetiyle hayatımıza mühürleyebildik mi?
Özetle;
Bıçağı sadece bir kurbana değil, içimizdeki kibre, bencilliğe, adaletsizliğe, anlayışsızlığa ve nezaketsizliğe vurabilmektir asıl mesele.
Eğer dondurucular etle dolarken ruhumuz arınamadıysa, bayramın yalnızca gölgesi gelip geçmiş demektir üzerimizden.
Dileğimiz odur ki geride bıraktığımız bayramın izleri sadece mutfaklarımızda değil, ahlakımızda da yer etsin.
Kalbi de ruhu da yormayan, hak yemeyen, gönül incitmeyen, dostla hemhâl olunan o hakiki bayram iklimini bir güne değil, bütün ömrümüze yayabilelim.
Çünkü gerçek kurban, kesilen hayvandan önce; terbiye edilen nefistir.