“Kibirlenerek insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah, kibirle kasılan, kendini beğenmiş, çokça övünüp duran hiç kimseyi sevmez.”( Lokman / 18. Ayet)
Kişiselleştirilmiş köşe yazılarını, hele de kendimi konu ettiğim yazıları çok sevmem. “Ben” demekten Allah’a sığınarak kaleme alıyorum bu köşe yazısını, ilk önce bunu belirtmek isterim.
Öncelikli meselemiz : Araf’ta kalmak!..
Ama siz yazıyı bitirdiğinizde kariyer derdinde olduğumu düşüneceksiniz yine de biliyorum ve eyvallah diyorum…
Çünkü bu şehirde doğmuş olmanın verdiği gururu, yaşıyor olmanın verdiği ağır sorumlulukla karşılıyorum hayatı; nerede ve nasıl biteceğini bilmeden. Bunu yaparken de elimden geldiğince gönül kırmamaya çalışıyor, herkesi “olduğu gibi” kabullenerek teselli buluyorum.
Ve fakat herkesi olduğu gibi kabullenirken, birçoğunuzun beni “olduğum gibi” kabul etmeyişinize içerliyorum.Ki altını çiziyorum yazımızın ana fikri yalnızca ve yalnızca bu… Lafa geldiğinde “çok sevilen, çok okunan ve çok demokrat” bulunan Hüseyin Alpay’ı “Ya aslında sizin gibi değerli bir kalemi öğrencilerimizle buluşturmayı çok istiyorum ama ah şu siyasi kimliğiniz olmasa…” serzenişini her duyduğumda, bu şehre dair umutlarımı daha çok yitiriyorum.
“Üstad” lafzını ağızlardan şahsım için duyup ardından “ama…” diye başlayan bu ve benzeri sözleri duymak, yalnız bu şehre dair değil, bu ülkeye dair umutlarımı da köreltiyor. Mesela bunları söyleyen birine “Siyasi kimliğimden dolayı bu şehir, ötesinde bu ülke hangi zararı gördü?” diye sormayı çok istiyorum, ama geldiğim noktada susmanın verdiği gönül rahatlığını yaşamak daha kolayıma geliyor.
Yoruldum da… Cevap vermek, savunmaya geçme ihtiyacı hissetmek de belki utandırıyor beni. Üst kimliğimiz: “İnsan” olmak da buluşamamak bu ülkenin makûs talihi olacak sanırım, aşamayacağız ideolojimizi, partimizi… Hep etiketimiz olacak karşımızdakini değerlendirirken…
Oysa “Siyasi kimliğimden dolayı bu şehir, ötesinde bu ülke hangi zararı gördü?” diye sorduktan sonra (ah nefsim!) şunları da hatırlatmak ya da sormak istiyorum o sözlerin sahiplerine:
2005’yen bu yana, bu şehirde yaptığım politika ve gazetecilik, yıllar önce Halil Rıfat Paşa Okulu’ndaki başörtülü öğretmenin öğrencilerine yönelik bir sözü dolayısıyla linç edilmesi karşısında onu savunmaya engel değildi; savundum, bugün olsa yine savunur ve yine sahip çıkardım. “Kendi mahallemin” beni yerden yere vurmasına aldırmadan bu duruşu gösterdiğimde bizi yere göğe sığdıramayanların bugünkü sözlerine mi yanalım, yoksa kendimize “mahalle” bulamayışımıza?
Ait olduğum siyasi partilerin referandum kararlarına uymayıp bugünkü siyasi iktidarla aynı çizgiye gelmek pahasına sadece bildiğimiz doğruları savunmak adına verdiğimiz kararları ayakta alkışlayanların bugünkü tavırlarına mı üzülelim, yoksa Araf’ta kalmamıza mı?
Bu toprakların mayasıyla yoğrulmamız neticesinde, ülkemiz ve Tokat için doğru kararlar ne ise siyasi farklılıklarımızı bir kenara bırakıp onların yanında durmayı hayat felsefesi yapmış olmam, 15 Temmuz kahpeliğinde ilk dakikalardan itibaren meydanlarda yer alarak konuşmalar yapmam, Tokat’ın atanmışlarını ve seçilmişlerini yaptıkları her doğru işte alkışlayıp desteklemem, hemen her konuda birleştirici ve bütünleştirici davranmam hoşunuza gidiyor ve hani beni seviyorsunuz ya…
Son sorumu da sorup bu bahsi kapatayım:
Meselem gençlere kariyerimi, mesleğimi, memleketime hizmetimi ve Ankara deneyimlerim ile tecrübelerimi anlatmak değil.
Meselem 1960,1980 darbelerini, 27 Nisan muhtırasını, 28 Şubat karanlığını ve 15 Temmuz kahpeliğini iliklerine kadar bilen, bunlara tüm gücüyle karşı çıkan ve yaptığı her işte, gerek gazeteciliği gerekse de politikacılığında “önce memleket” diyen Hüseyin Alpay’ı “çok sevmenize” rağmen koyduğunuz “mesafe”, aslında içten içe büyüttüğünüz Siyasal İslamcılığın bitmeyen kini mi?
“Ben, demekten Allah’a sığınırım” dedim yazının girişinde.
Allah hepimizi affetsin.