Çok sevdiğim yazar ve düşünür İbrahim Tenekeci şöyle der “Kıymet, bilinmek ister” başlığını verdiği yazısında:
“Kıymet, kısaca, olması gerekendir. Ne bir eksik ne bir fazla; neyse, odur. Kıymet bilmek, hak ve hakkaniyete uygun davranmaktır. Sözgelimi ‘hak verilmez, alınır’ deniliyor. Verilirse, daha güzeldir. Dikkat ederseniz, İslam'ın şartlarında almak değil, vermek vardır. Bir de hadis: Veren el, alan elden üstündür. Kıymet, bilinmek ister. Bir insanın, imkânın, nimetin, hatıranın yahut eşyanın kıymetini bilmek için, terazimizin sağlam olması gerekir. Yoksa, ölçüyü tutturma (miktar) konusunda ciddi sıkıntılar yaşarız. Az ve çok, her ikisi de doğru değildir. (…)
Bana öyle geliyor ki, kıymet bilmenin ve vermenin, insaf ehli olmakla birebir ilgisi var. Açıkçası, insanın ve insafın aynı yerden geldiğine inanıyorum. Gelmezlerse, kötü. Peki, kıymet ve kıyamet kelimelerinin birbirine bu kadar yakın olmasına ne demeli? Bilinmeyen yahut verilmeyen her kıymet, muhatabı için, kıyamet anlamına da gelebiliyor. Cemil Meriç’in 'insanlar kıyıcıydılar, kitaplara kaçtım' sözüne bir de bu açıdan bakmak lazım. Kıymet bilmemenin bir diğer yönü de yapılan iyiliklerin, güzelliklerin unutulması veya yok sayılmasıdır. Şöyle diyelim: Yaptığımız iyilikleri elbette alacak hanesine yazmayız. Vefa beklemek ise en doğal hakkımızdır. Çok basit: Vefalı kıymet bilir, vefasız bilmez. Vefasız kimse, kıymetleri ve kıymetlileri yok ederek, kırarak, ilerler.
Bir de vefat ettikten sonra kıymetini bildiklerimiz var. Vefa ve vefat, derdimize derman oluyor mu, emin değilim. Vefa demişken, önemli bulduğum bir ayrıntıya da yer vermek isterim: Genç arkadaşlara, 'mutlaka bir şeyin koleksiyonunu yapın' diyorum. Çünkü koleksiyon kültürü, insanı daha vefalı yapıyor. Geride kalanları topluyor, kıymet bilmeyi öğreniyorsunuz. Her şeyin bir fiyatı var, diyorlar. Böyle bir devirde, Behçet Necatigil’den ilham alıp söylersek; en kıymetli olan, paraya çevrilmeyen ne varsa, onun ardından gitmektir. Buna, 'temiz ve aziz olanın peşinden gitmek' diyoruz. Hemen söyleyelim: Emeğe ve ekmeğe hürmet etmeyen, insanları ve imkânları hor kullanan, hakkına razı olmayan, kıskançlık ve kibir gibi kötü huy taşıyan kimseler, ilgi alanımızın dışındadır. Toparlarsak: Kıymet bilmek, kendini bilmektir. (…)”
Çok şükür kıymet bilene, bildirene…
Ama ne yazık ki insanın kendini “ölümsüz” sandığı ve bu zan üzerine sürekli yanlışlar yaparak tercihlerini günü birlik çıkarları için değiştirdiği bir zamana denk geldik. Ve fakat bizler de kim ne yaparsa yapsın elimizden geldiğince yüreklere dokunmaya, kalp kırmamaya, incelikler dünyasında ilmek ilmek yol yürümeye devam etmek zorundayız.
Öte yandan hayatın gayesinin sadece çok para kazanmak, mal mülk edinmek, yaldızlı etiketlere, unvanlara sahip olmak ve bu uğurda mücadele etmek olduğunu sananların “ziyan olmalarına” gerçekten üzülüyoruz. Keşke bir yetimin başını okşamanın, birkaç kitap okumanın, dostlara çay kahve ısmarlamanın, yoksulu gözetmenin, istemeden birilerine yardımcı olmanın keyfine varabilseler.
“Asra yemin olsun ki insan ziyandadır.” (Asr Suresi 1-3. Ayet) diye buyuran Allah’a, O’nun Kitabına ve Elçisine kulak vererek, yaşadığımız çağın gürültüsünden biraz olsun uzaklaşmaya ihtiyacımız var. Kıymet bilmeye, hakkı teslim etmeye ve infak ederek bereketlenmeye olan ihtiyaç gibi.
Ya da bir bütün halinde insani değerlere duyduğumuz özlem gibi…