Aliya Izzetbegoviç “İslam Deklarasyonu” adlı kitabında “Muhammed yakışıklıydı ama manken değildi, iyiydi fakat saf değildi, cesurdu fakat acımasız değildi, bilgeydi fakat ukala değildi.” İfadelerini yazmış, “Kibirden ve sahte onurdan uzaktı Muhammed, kavramlar ve eşya bağlamında hakiki ve özlü olanı seviyordu.” diye de eklemişti…

Aliya İzzetbegoviç’in betimlediği Hazreti Peygamber’in bu müthiş özelliği, bugünün dünyasında çok fazla itibar görmese de yine de kibirden uzak, tevazu sahibi ve alçak gönüllü insan sayısı az da olsa mevcudiyetini koruyor.

Az ama yok değil; çok değil ama az da olsa varlar işte!

Özellikle tevazu sahibi idareciler, kibirden uzak halleriyle yaşadığımız yüzyılın karanlığında bir ışık huzmesi gibi parlıyor; menzilini şaşırmış beklentilerin, öfkelerin, ihtirasların ve kin deryasının içerisinde kalmış insanlara çare oluyorlar.

21. yüzyıl dünyasında İslam ülkelerinde idarecilik vasfı taşıyanların birçoğunda olmayan, ama olanlarında da layıkıyla işleyen tevazu ve alçak gönüllülük, toplumlara moral veren değerler bütününü oluşturuyor.

Bilhassa İslam ülkelerini yöneten idarecilerin adaletle hükmederek kibirden uzak halleriyle insanı üstün tutan bir anlayışla yönettikleri ülkelerin sayıca az olması ise ayrı bir handikap…

Abdullah Bin Mesud’dan rivayet edildiğine göre Peygamber kibirlinin akıbetini anlatırken “Kalbinde, miskal kadarcık bile olsa, kibirden bir şey bulunan kişi cennete giremeyecektir.” deyince, bunun üzerine orada bulunanlardan biri “Kişi elbisesinin güzel olmasını, ayakkabılarının güzel olmasını sever ve ister. Yani bu da kibir alameti midir? diye sormuş. Peygamber ise bu soruya, “Muhakkak ki Allah güzeldir, güzelliği sever. Asıl kibir, hakkı, gerçeği görmezlikten gelip umursamamak, insanları hor ve hakir görüp tepeden bakmaktır.” şeklinde yanıt vermiş… (Müslim, İman, 147)

Anlaşılacağı üzere temiz giyinip, güzel elbiseler ve ayakkabılara sahip olmak değil, “insanları hor ve hakir görüp tepeden bakmak” kibrin yolunu açıyor…

Bununla da kalmıyor tabi…

Kibirli insanın bir sonraki durağı hasetlik çukuru oluyor. Kimseyi beğenmiyor, kimsenin kendisinden çok kazanmasını istemiyor, hatta hiç kazanmamasını umuyor, dedikodusunu yapıyor. Çekememezlik olarak adlandırdığımız sakat ruh haliyle debelenip duruyor sonra. Kumpas, iftira ve hezeyanlar sıraya giriyor sonra. Bir kez yol açıldı mı dur durak bilmiyor; her türlü belden aşağı yöntem gündemin başına oturuyor…

Tercih yine insanda:

Ya Allah’ın menettiği kibirle yaşayıp cezanı bulacaksın ya da mütevazılığın gül bahçesinde bir ömrün en güzel hikayesini yazacaksın…