Ulvi Gelbal yazdı: “Bu ülke, köyden şehre göçü yıllarca “normal” sandı. Oysa göç normal değil; göçün bu ölçekte olması, bir sistemin “tutmaması” demektir.”

Tokat’ta da görüyoruz, Türkiye’nin pek çok yerinde de… Bir köyün “yaşadığını” anlamanın en kolay yolu, sabah saatlerinde okulun önüne bakmaktır. Çocuk sesi varsa köyün geleceği vardır. Kapı kilitliyse, bahçe ot basmışsa, bayrak direği yalnızsa… Köy hâlâ ayakta gibi görünür ama aslında yavaş yavaş susmaya başlamıştır.

Köyün sessizliği dediğimiz şey; sadece insanın azalması değil. Bu sessizlik, üretimin azalmasıdır. Dayanışmanın azalmasıdır. Komşulukların seyrelmesidir. En önemlisi de “yarın” duygusunun zayıflamasıdır.

Bir köy okulunun kapanması, kağıt üzerinde “öğrenci sayısı az” diye yazılır. Oysa gerçekte şu anlama gelir: Aileler çocukları için ya taşınır ya da çocuk her gün yollara düşer. Servis parası, yol yorgunluğu, güvenlik kaygısı… Hepsi üst üste gelir. Sonra köyde kalmak daha da zorlaşır. Okul kapanır, aile gider. Aile gidince köy daha da yaşlanır. Köy yaşlandıkça çocuk daha da azalır. Böylece bir kapı kapanınca, ardı sıra başka kapılar da kapanır.

Okul gitti mi, köyün nefesi daralır. Çünkü okul sadece eğitim yeri değildir; köyün toplanma alanıdır, bayramıdır, heyecanıdır, ortak hafızasıdır. Düğünde, cenazede, toplantıda herkesin birbirini bildiği bir düzenin birleştirici taşıdır. Okul kapanınca köy bir bakıma “merkezini” kaybeder.

Bu sürecin arkasında tek bir neden yok. Göç, ekonomik zorluk, tarımın belirsizliği, sosyal yaşamın daralması, gençlerin geleceği şehirde araması… Hepsi birbirini besliyor. Ama sonucu hep aynı: Köyde yaş ortalaması yükseliyor, üretim gücü düşüyor, sağlık ve bakım ihtiyacı artıyor.

Yaşlanan nüfus, köyde farklı bir yoksunluk üretiyor: “Yalnızlık.” Genç gidince sadece iş gücü gitmiyor; bir evin içindeki ses, bir torunun kahkahası, bir komşunun kapıyı çalma alışkanlığı da gidiyor. Yaşlılar çoğu zaman köyde “alışkanlıkla” kalıyor. Çünkü köy onların hayatı. Ama hayatın temposu ağırlaştıkça, ihtiyaçlar arttıkça köy daha da kırılgan hale geliyor.

Ve şu gerçekle yüzleşiyoruz: Köyde nüfus yaşlandıkça üretim azalıyor; üretim azalınca gelir azalıyor; gelir azalınca köy daha da cazibesizleşiyor. Böylece köy, içten içe kendi kendini tüketen bir döngüye giriyor.

Bu sadece kırsalın sorunu değil. Köy boşalınca şehir şişiyor. Şehir şişince işsizlik artıyor, kiralar yükseliyor, yaşam pahalılaşıyor. Köy üretmeyince gıda daha pahalı oluyor; ülke daha çok dışa bağımlı hale geliyor. Yani köyün sessizliği, aslında şehirdeki gürültünün de sebebi.

Peki ne yapılmalıyız?

Bir: Köy okulunu “maliyet” olarak değil, yatırım olarak görmek zorundayız. Bir köy okulunu açık tutmanın maliyeti vardır ama kapatmanın bedeli daha büyüktür: göç, işsizlik, gıda krizi, kültürel kopuş… Bu yüzden kırsalda eğitimi güçlendirecek özel modeller (birleştirilmiş sınıfların desteklenmesi, öğretmene teşvik, lojman, dijital sınıf desteği) hayata geçirilmeli.

İki: Köyde yaşamı sürdürecek altyapı şart. İnternetin çekmediği, yolun kışın kapandığı, sağlık hizmetine erişimin zor olduğu yerde “genç kalsın” diyemezsiniz. Köye internet götürmek artık lüks değil; üretim ve eğitim için temel ihtiyaç. Köylerde internet var diyebilirler. Ama çoğu köyde telefon dahi çekmiyor. İnternet olan köylerde en eski alt yapıya sahip. Yeni yatırımlar yapılmıyor. Köyler bu konuda sahipsiz durumda.

Üç: Kırsalda ailelerin yükünü hafifletecek sosyal politikalar gerekli. Çocuklu aileye destek, okul servisi desteği, kırsalda kreş/etüt imkânları, öğretmen ve sağlık personeli için kalıcı çözüm… Bunlar köyde yaşamı mümkün kılar.

Dört: Gençlere özel kırsal istihdam ve üretim paketleri… Sadece “hibe var” demek yetmez. Pazara erişim, gelir güvencesi, sosyal güvence, danışmanlık, kooperatif desteği bir bütün olmalı. Genç, köyde kalınca bir hayat kurabileceğini görmeli. Bunu her fırsatta söylüyorum.

Beş: Yaşlanan köy nüfusu için sağlık ve bakım hizmetleri güçlenmeli. Mobil sağlık ekipleri, düzenli taramalar, evde bakım destekleri… Yaşlı köyde yalnız kalmasın; köy terk edilmiş hissedilmesin. Üretmesi gereken köyler şuan emeklilerin yaşadığı bir alana dönüştü.

Bu ülke, köyden şehre göçü yıllarca “normal” sandı. Oysa göç normal değil; göçün bu ölçekte olması, bir sistemin “tutmaması” demektir. Biz köyün sessizliğini sadece hüzünlü bir manzara olarak görürsek, bir süre sonra şehirdeki hayatın da sessizleştiğini –yani umudun azaldığını– fark ederiz.

Köyün sessizliği; bir okul kapısına asılan kilitle başlar. Ama o kilit, aslında geleceğe asılmış bir kilittir. O yüzden mesele “okul açık kalsın” meselesi değil; mesele “köy yaşasın” meselesidir.

Ve köy yaşarsa, bu ülke yaşar.